TOPRAK ANA

 

 

CENGİZ AYTMATOV

 



TOPRAK ANA



Bölüm 1

Babam Törekul Aytmatov, Bilmiyorum mezarın nerededir, Bunu sana sunuyorum.
Anam Nahima Aytmatova, Biz dört kardeşi sen yetiştirdin, Bunu sana sunuyorum.

Üzerinde yeni yıkanmış beyaz entarisi ve koyu renkli beşmenti,
başında beyaz yazmasıyla, bir ana, biçilmiş tarlaların arasından geçen
yolda ağır ağır ilerliyor. Yanında-yakınında kimsecikler yok. Yaz
bitmiş, tarlalarda çalışanlar gitmiş. Kırlarda yankı yankı yayılan insan
sesleri yok artık. Yollarda bulut bulut toz kaldıran kamyonlar ve
biçerdöverler de yok. Sürüler henüz anızlara salınmamış.

Uzakta, boz renkli büyük yolun ötesinde, sonbahar bozkırı
gözalabildiğine uzanıyor. Gökyüzünü, bir yerlerden akıp gelen
mavimsi bulutlar kaplamakta. Sessizce tarlalara yayılan rüzgar, hasır
sazlarına, sayar gibi tek tek dokunup geçiyor, ölü yaprakları dereye
doğru sürüklüyor. Sabahleyin her yeri çiy kaplayınca, dereden otların
kokusu yayılır çevreye. Hasattan sonra toprak dinlenmektedir. Çok
geçmeden kötü havalar başlayacak, yağmurlar dinmeden yağacak,
sonra ilk kar yere düşecektir. Daha sonra da fırtınalar, boralar...

Ama şimdilik böyle bir şey yok. Her şey sessiz, sakin görünüyor.
Yaşlı anayı hiçbir şey rahatsız etmemeli. Bakın, işte, durdu.
Yaşlılıktan kenarları iyice kırışmış gözlerle çevresine uzun uzun baktı:

-Selamünaleyküm sevgili tarlam! dedi yavaş sesle.

-Aleykümselam Tolgonay. Yine geldin demek? Görüyorum, biraz
daha yaşlanmışsın, saçların bembeyaz olmuş... Aa, baston da
kullanıyorsun artık.

-Evet, güzel toprağım, yaşlandım. Ee, aradan bir yıl daha geçti ve
sen bir hasat daha verdin. Biliyorsun, bugün Ölenleri Anma Günü.

-Biliyorum ve seni bekliyordum Tolgonay, ama bu defa da yalnız
geldin değil mi?

-Gördüğün gibi yalnızım, hep yalnız...

-Demek ona hiçbir şey söylemedin daha?

-Hayır söylemedim, söylemeye cesaret edemedim.

-Ya başkalarından duyarsa, biri istemeden ağzından kaçırırsa?

-Niye söylesinler. Nasıl olsa, vakti gelince her şeyi öğrenecek. Hem
artık büyüdü, başkalarından duyup öğrenebilir. Ama o benim için hala
küçük bir çocuktur ve bu yüzden ona gerçeği söylemekten çok, ama
çok korkuyorum.

-Yine de insan gerçeği öğrenmelidir Tolgonay.

-Biliyorum, biliyorum ama, nasıl söyleyeyim? Benim bildiğimi,
senin bildiğini, başkalarının bildiğini, sevgili toprak anam, yalnız o
bilmiyor. Bunu öğrendiği zaman ne olacak? Nasıl karşılayacak?
Geçmişi nasıl yargılayacak? Aklıyla, yüreğiyle gerçeği olduğu gibi
kabul etmesini bilecek mi? Ah bunu birkaç kelimeyle masal gibi,
hikaye gibi kolayca anlatabilsem! Son zamanlarda bu konu hiç
aklımdan çıkmıyor. Zaman akıp gidiyor ve hiçbir saat bir öncekine
benzemiyor: Ecel her zaman kapımı çalabilir. Geçtiğimiz kış iyice
hastalanıp yatağa düştüm ve o yataktan bir daha kalkamayacağımı,
öleceğimi düşündüm. Aslında korktuğum şey ölmek değil. Ölümü, hiç
şikayet etmeden, direnmeden karşılayabilirim. Benim korktuğum,
onun kim olduğunu söyleyecek vakit bulamamak, büyük sırrı ve
gerçeği kendimle mezara götürmektir. İşte bunun için çok
üzüldüğümü o anlamıyor bile. Nereden bilecek? Tabii bana acıyordu,
benim için üzülüyor, hasta yattığım o günlerde okula gitmiyor,
yatağımın etrafında dönüp duruyor, Nineciğim, nineciğim, su
getireyim ilacını içer misin? Üşüyor musun, bir şeyler daha örteyim
mi üzerine?... diyordu. Ve ben, aklımdan çıkmayan gerçeği
ona söyleme cesaretini bulamıyordum. Öyle saf, öyle içten
bir çocuk ki!.. İşte, vakit geçiyor ve ben konuya nasıl
gireceğimi hala bilemiyorum. Belki yüz yol buldum ama
sonunda hiçbirini beğenmedim. Olayları, bütün gerçeği ve
hayatın manasını anlaması için ona yalnız kendisinden,
kendi öz kaderinden değil, başka insanları, o başka insanların
kaderlerini, kendimi ve benim çağımı, sonra seni sevgili toprak anam,
bizim bütün hayatımızı anlatmam ve onun da anlaması gerekiyor.

Hatta bisikletinden de söz etmeliyim. Bütün kaygılardan uzak
kalarak gezip tozduğu, binip okula gittiği o eski bisikletinden. Hiçbir
şeyi unutmamalı, başka hiçbir şeyi katmamalıyım: Ne bir eksik, ne bir
fazla. Hayat bizim hepimizi aynı teknede doğurmuş, aynı yumağa
sarmıştır. Ama yine de bu olayları anlamak için o olayların içinde
yaşamış olmak ve onları ruhunda duymak gerek... İşte, durmadan
düşünmemin sebebi budur. Ben görevimin ne olduğunu biliyorum.
Bunu yapabilirsem ölünce gözlerim açık kalmayacak.

-Otur Tolgonay, ayakta durma, ayakların o kadar güçlü değil artık.
Şu taşın üzerine otur da beraber düşünelim. Buraya ilk gelişini
hatırlıyor musun?

-Hayal meyal. O günden bu yana köprülerin altından çok sular aktı.

-Hatırlamaya çalış, her şeyi ta başından bir bir hatırla Tolgonay.

Bölüm 2

Evet, ilk gelişimi hayal-meyal hatırlıyorum. Küçücük
bir çocukken hasat zamanı beni buruya getirirler, biçilmiş
buğday saplarından oluşan bir yığının gölgesine oturturlardı.
Ağlamayayım diye de elime bir dilim ekmek tutuştururlardı.
Daha sonra biraz büyüyünce, yine burada, ekilecek tohumlara
bekçilik etmeye başladım. İlkbaharda yaylaya çıkan sürüler
buradan geçerlerdi. Çocukluğumun kaygısız, pek neşeli
günleriydi o zamanlar. Hatırlıyorum: Sarı Vadi'den ilerleyen
ve ardı arkası kesilmeyen sürüler, yeni otlaklar bulmak için
serin yaylalarda dolaşırlardı hep. Düşünüyorum da, o yaşlarda
çok aptalmışım doğrusu. Yılkı sürüleri bozkırdan bir çığ gibi ilerlerdi,
önlerine çıkacak olsanız bir anda sizi ezip tozunuzu bile
bırakmazlardı. Havalandırdıkları toz bulutu kilometrelerce
uzar giderdi. Ben sersem, onlar gelirken buğday demetleri arkasına
saklanır, sonra, vahşi, küçücük bir hayvan gibi birden önlerine çıkar,
onları ürkütürdüm. Atlar birden yön değiştirir ve çobanlarda başlardı
beni kovalamaya:

-Seni çalı saçlı yaramaz seni!

Ama kolay değildi beni yakalamak. Arkların arasından kaçıp
ellerinden kurtulurdum. Sırtlarına kırmızı boya çalınmış koyun
sürülerinin buradan geçmeleri günlerce sürerdi. Koyunlar ayaklarıyla
toprağı dolu gibi döver, ağır ve yağlı kuyruklarını toz-toprakta
sürükler, durmadan akarlardı. Bu sürülerin çobanları pistiler, kalın ve
boğuk sesliydiler. Sonra zengin ailelerin (köylerin) deve kervanları
gelirdi. Bunların eyerlere bağlanmış tulumları kımız doluydu. Genç
kızlar ve genç kadınlar en güzel elbiselerini giyer, bindikleri devenin
yürüyüşüne göre sallana sallana, yemyeşil çayırlar ve dupduru
ırmaklar üzerine yakılmış türküleri söylerlerdi. Onlara bazen hayran
hayran bakarken her şeyi unutur, uzun süre arkalarından koşardım.
Sonra onlar gözden kaybolurdu ve ben kendi kendime Ah benim de
onlarınki kadar güzel fistanlarım, onlarınki gibi püsküllü başörtülerim
olsa! diye iç çekerdim imrenerek. O zamanlar yalınayak başıkabak
küçük bir çocuktum daha. Babam tarım işçisiydi. Dedem, borçları
yüzünden ırgat olarak çalışmaya başlamış. O zamandan beri
bizim sülale toprakta çalışır durur. Hiçbir zaman ipekli fistanım
olmadı ama büyüyünce güzel, albenili bir genç kız oldum.

Gölgemi seyretmekten zevk alırdım. Sokakta yürürken arada bir
gölgeme göz atar, kendimi aynadaymış gibi görür ve çok beğenirdim.
İşte öylesine tuhaf bir kızdım ben. Bir hasat mevsiminde Suvankul'la
karşılaştığım zaman onyedi yaşındaydım. O yıl Suvankul, Yukarı
Talas'tan bizim oraya çalışmak için gelmişti. Gözlerimi kapayınca
onun o günkü halini çok iyi hatırlarım: Ondokuz yaşındaydı. Giyecek
bir gömleği bile yoktu ve çıplak omuzlarının üzerinde eski bir
beşment vardı sadece. Kızgın güneş tenini marsık gibi karartmıştı ve
elmacık kemikleri bakır gibi, tunç gibi parlıyordu. İlk bakışta onu
cılız, çelimsiz ve güçsüz sanırdınız. Oysa, güçlü omuzları, tunçtan
dökülmüş gibi güçlü kolları vardı. Hiç kimse onun kadar hızlı
çalışamaz, onun kadar iş üretemezdi. Çok kolay, çok rahat biçerdi
buğday saplarını. Onun yanından geçerken tırpanın başaklara çarparak
çıkardığı hışırtıdan, biçilen sapların devrilirken çıkardığı yumuşak
sesten başka bir şey duymazdınız. Bu yaradılışta insanlar vardır.
Onları çalışırken görmek zevk verir insana. Suvankul işte onlardan
biriydi. Ben de hızlı, çabuk biçen bir işçi olarak ün yapmıştım, ama
onunla çalışırken hep gerilerde kalırdım. Çok defa Suvankul öne
doğru epey uzaklaşırdı. Öyle zamanlarda durur, geriye, benim yanıma
gelir, ona yetişmem için bana yardım etmek isterdi. Ben ise buna
alınır, kızardım:

-Kendi işine baksana sen, yardıma ihtiyacım yok benim! derdim.

Hiç darılmazdı. Hafifçe gülümser `öyle olsun' der gibi başını sallar,
başka hiçbir şey söylemeden giderdi. Ona kızmam için hiçbir sebep
yoktu. Ne aptalmışım! Hergün önce biz ikimiz işbaşı yapardık.
Doğmakta olan güneşin kızıl aydınlığı yeni yeni yayılırken ve herkes
henüz tatlı uykusundayken biz ikimiz buğday biçmek için yola
koyulurduk. Suvankul köyün çıkışında her zaman beni bekler
ve görünce de:

-Geldin mi? derdi.

Bensiz asla gitmeyeceğini bildiğim halde ona:

-Senin çoktan gittiğini sanıyordum, diye cevap verirdim.

Sonra yanyana yola koyulurduk. Tan yeri pırıl pırıl parlar, önce
dağların dorukları altın yaldızlar içinde kalır, sonra bozkırın hafif
rüzgarı koyu mavi bir dalga gibi yüzümüze çarpardı. O yazın şafakları
aslında bizim aşkımızdı. Hergün pırıl pırıl yeniden doğan aşkımızın
şafakları. Birlikte yürürken gözümüzde bütün dünya değişirdi ve biz
bir masal aleminde yüzerdik. Ve, her tarafı sürülmüş boz toprak,
dünyanın en güzel tarlası olarak görünürdü bize. O sırada, önümüzden
kalkan bir boz torgay da havalanırdı aydınlardan gökyüzüne
doğru. Çok yükseklere kadar çıkar, gökyüzünde bir nokta
gibi görünür ve bir insan yüreği gibi çırpınarak mutlu mutlu
ötmeye başlardı.

-Bak, bizim torgayımız ötüyor! derdi Suvankul. Ne güzel değil mi?
Bir torgayımız da vardı bizim. Hele o dolunaylı gece! Belki böyle bir
gece bir daha hiç olmayacak. O gece biz ikimiz, geç vakitlere kadar
çalışmak için tarlada kaldık. Ay bütün görkemiyle doğup, uzakları
sınırlayan dağın tepesini aşınca, gökyüzünün bütün yıldızları gözlerini
açtılar. Bütün yıldızlar bize bakıyordu sanki. Biz, tarlanın kıyısında bir
yerde, Suvankul'un beşmenti üzerine uzanmıştık. Ark kazılırken
kenarına yığılmış yumuşak toprak bizim yastığımızdı ve yastıkların en
yumuşağıydı. O gün orada geçirdiğimiz ilk gece oldu. Ondan sonra da
hayatımız boyunca hiç ayrılmadık. Suvankul'un demir gibi ağır ve
nasırlı elleri benim yüzümü, alnımı, saçlarımı okşarken yumuşacık
gelirdi bana. Avuçlarında, kalbimin ateşli ve neşeli çarpışlarını duyar
ve kulağına fısıldardım:

-Suvan, mutlu olacağız değil mi? Cevap verirdi:

-Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi
tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp eker, kendi ürünümüzü
kaldırınca, biz de mutlu olacağız. İnsanın çok büyük bir mutluluğa
ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp
ekmek ve ürün almaktır.

Neden bilmem, bu sözler çok hoşuma gitti ve rahatladım. Suvankul'a
sımsıkı sarıldım, sıktım, sıktım ve rüzgar yanığı sıcak yüzünü uzun
uzun öptüm. Sonra, arka girip yıkanarak, neşe içinde gülerek
birbirimizin yüzüne su attık. Serin ve berrak suda, dağlardan esip
gelen rüzgarın kokusu vardı.

Sonra yine uzandık, elele tutuşarak yıldızları seyre koyulduk.
Ne de çok yıldız vardı o gece! O aydınlık mavi gecede, bizim gibi
toprak da mutluydu. O da bizim gibi sessizliğin ve serinliğin tadını
çıkarıyordu. Tatlı bir huzur yayılıyordu bozkırdan. Arkta su şırıl şırıl
akmaya devam ediyor, iyice açılmış yoncaların özsuyundan sarhoş
oluyorduk. Bazen bozkırın kuru rüzgarlarına özgü sıcak bir nefes bize
kadar ulaşıyor, tarlanın kıyısındaki başaklar hışırtılarla sallanıyordu.
Böyle bir gece herhalde bir defa görünürdü. Gecenin tam ortasında
gökyüzünü seyre daldım. Ve yukarıda Başak Burcu Yolunu,
Samanyolu'nu gördüm. Gümüş parlaklığındaki serpintilerini
yıldızların arasına yayarak ufuk boyunca uzanıyordu. Suvankul'un
sözlerini hatırladım ve düşündüm ki, başak toplayıcı oradan elinde
kocaman bir sepetle o gece geçmiş, o çok büyük kucağındaki sap ve
samanı saça saça gitmişti. Sonra birden bire kendi kendime şöyle
dedim: Eğer hayallerimiz gerçekleşecekse, benim Suvankul'um, ilk
biçtiği buğday saplarını tıpkı böyle kucaklayıp evimize getirecekti.
Bu, onun biçtiği ilk buğday, ilk ürün olacaktı. Kucağında bu kokulu
buğday saplarını taşırken, geçtiği yerlere döküp saçacak ve gerisinde
parlak bir iz bırakacaktı...

Ben işte böyle hayaller kuruyordum ve yıldızların da benimle
birlikte benim gibi hayal kurduklarını düşünüyordum. Her şeyin hayal
ettiğim gibi olmasını dilerken, birden, bizi besleyen kara toprakla
insanmış gibi, insan sözleriyle konuşmaya başladım:

-Kara toprak, sevgili toprak ana, hepimizi sinesinde barındıran
sensin! Bizlere mutluluk vermeyeceksen neye yarar senin toprak ana
oluşun? Dünyaya niçin geliyoruz? Biz senin çocuklarınız, bize
mutluluk ver, bizi mutlu kıl toprak ana!

Sabahleyin uyandığımda yanımda Suvankul'u göremedim. Ne zaman
kalktığını da bilmiyordum. Herhalde çok erken kalkmış olmalı.
Çevrem, yeni biçilmiş buğday yığınlarıyla doluydu. Buna darıldım
doğrusu. Günün ilk saatlerinde onunla birlikte çalışmayı çok isterdim.

-Suvankul, beni niye uyandırmadın? diye çıkıştım.

Dönüp baktı. O sabahki halini hiç unutmam: Yarı beline kadar
çıplaktı. Güçlü, yanık omuzları terden parlıyordu. Bakışlarında bir
mutluluk sezmedim değil. Sanki tanımıyormuş gibi dalgın dalgın
bakıyordu bana. Elinin tersiyle yüzünü terini sildi ve gülümseyerek
cevap verdi:

-Biraz daha uyumanı istedim.

-Ya sen niye uyumadın biraz daha?

-Ben artık ikimiz için çalışıyorum.

Bu cevap karşısında nerdeyse kızacak, hatta ağlayacaktım, ama içten
içe, beni düşünmüş olmasına seviniyordum. Ona şöyle dedim:

-Dün bana ne söylediğini unuttun mu? Artık her zaman, her şeyde,
aynı ve tek kişiymiş gibi eşit ve beraber olacağımızı söylemiştin.
Suvankul tırpanını bir yana attı, koşup yanıma geldi, kucaklayıp beni
havaya kaldırdı. Bir yandan beni öpüyor, bir yandan konuşuyordu:

-Bundan sonra her yerde beraber olacağız, tek vücut olacağız, canım
benim, küçük boz torgayım, sevgilim...

Beni kollarında taşıyor, boztorgayım diyor, daha birçok tuhaf isimler
veriyordu bana. Ben ise, kollarım onun boynunda, ayaklarımı sallaya
sallaya gülüyordum. Gerçekten gülünç buluyordum bunu. Çünkü
yalnız çocuklara boztorgay derler. Ama yine de onun ağzından bunları
duymak çok güzeldi.

Dağın ardında güneş başını kaldırmış, ilk ışınlarını salmaya
başlamıştı. Suvankul beni usulca yere bıraktı, omuzlarımı tuttu ve
şöyle seslendi güneşe:

-Ey Güneş, bak, bu benim karımdır! Ne kadar güzel değil mi?
Yüzgörümlüğü olsun diye ışınlarını gönder, sıcaklığını, aydınlığını
ver!..

Böyle konuşurken ciddi olup olmadığını bilmiyorum ama, birden
hüngür hüngür ağlamaya başladım. Yüreğimi dolduran mutluluk
dalgalarına dayanamamıştım.

O günü hatırlayınca hala ağlarım ve niçin ağladığımı bilmem. Ne
kadar da aptalım değil mi? Ama o ilk ağladığım zaman döktüğüm
yaşlar başkaydı. İnsan o yaşları hayatında ancak bir defa döker.

Hayatınız hayallerimizdeki gibi oldu mu?

-Evet oldu. Suvankul ve ben bu hayatın çatısını kendi ellerimizle
kurduk, kendi temiz ellerimizle yoğurduk bu hayatı. Yaz demedik, kış
demedik, elimizden çapa, orak ve yabayı düşürmedik. Kan-ter içinde
kalarak çalıştık. Çektiğimiz zahmetin ölçüsü yoktu doğrusu. Artık yeni
bir çağ da başlıyordu. Kendimize ev yaptık, sağılacak koyunlarımız oldu...
Kısacası biz de insan gibi yaşamaya başladık. Hayatımızın en güzel olayı,
ard arda üç çocuğumuzun dünyaya gelmesidir. Sağlıklı idiler, su damlaları
gibi birbirlerine benziyorlardı. Bugün ise, onların doğumunu düşündükçe
yüreğim sızlıyor. Koyun gibi, her onsekiz ayda bir çocuk dünyaya
getirmeye ne gerek vardı? Başkaları gibi çocuklarımı üç dört sene
arayla doğursaydım ya! Belki o zaman o işler gelmezdi başıma. Hiç
doğurmasam da olurdu. Ah yavrularım ah! Acılarınıza
dayanamadığım için böyle konuşuyorum, saçmalıyorum. Bir anayım
ben, bir ana...

Buraya ilk defa hep birlikte geldikleri günü sık sık hatırlarım.
Suvankul'un traktör sürmeye başladığı ilk gündü. Sonbahar ve kış
boyunca çayın öte yakasındaki Zareçye'de traktör ve motor kursuna
katılmıştı. O günlerde biz henüz traktörün ne menem şey olduğunu
pek bilmiyorduk. Zareçye uzakça olduğu için Suvankul bazen hava
iyice karardıktan sonra geç vakitlerde gelirdi. Buna kızar, üzülür ve
çıkışırdım:

-Hayatını zehir edecek kadar çok çalışmana ne gerek var? Sen bir
ekip başısın, bu yetmez mi?

O her zamanki güleçliğiyle cevap verirdi:

-Endişe etme Tolgonay, biraz sabret, hele bir ilkbahar gelsin, bak
nasıl hak vereceksin bana... Biraz sabret...

Aslında onu suçlamıyor, bunları kızgınlıktan söylemiyordum. Ne var
ki üç çocuklu bir evin bütün işlerini yapmak, bu arada kolhozdaki işi
de aksatmamak hiç de kolay gelmiyordu bana. Ama Suvankul'a
bakınca hemen sakinleşirdim: O, uzak yoldan üşümüş, iyice yorulmuş
ve acıkmış olarak gelirdi. Onu böyle görünce söylediklerime pişman
olur, üzülür, her şeyi bağışlayan insanların edasıyla mırıldanırdım:

-Hadi, hadi, ocağın yanına otur da yemeğini ye, çoktan soğumuştur
bile.

Suvankul'un boş şeylerin peşinde olmadığını bilmiyor değildim. Bütün
köyde akşam kurslarına katılacak kadar okuması-yazması olan bir tek
adam bile yoktu. O yüzden de Suvankul ortaya atılıp bir öneride
bulunmuştu: Ben kurslara katılmak istiyorum, okumayı ve yazmayı
öğrenmek de istiyorum, ama bunun için benim yerime ekipbaşılığa
başka birini atamalısınız.

Söylemesi kolaydı, ama işe başladıktan sonra çekmediği sıkıntı
kalmadı. O heyecanlı günleri de sık sık hatırlarım: Okuma yazmayı
babalarına çocuklar öğretiyordu. Kasım ve Maysalbek, gündüz okula
gidip öğrencilik, akşam eve dönünce babalarına öğretmenlik
yapıyorlardı. O yıllarda masa filan yoktu bizim evlerde. Suvankul yere
yüzükoyun yatarak bir deftere harfleri yazmaya çalışır, üç çocuk onun
başına çöker, hepsi de söyleyecek bir şey bulurdu: Baba, kalemi daha
dik tutmalısın; bak, satır ne kadar çarpık oldu... Elin de titriyor, rahat
ol... bak, şöyle yazmalısın, defteri de şöyle tutmalısın... Çocuklar
bazen kendi aralarında tartışır, herbiri bu işi en iyi bilenin kendisi
olduğunu iddia ederdi. Başka zaman olsa Suvankul çocukları
azarlayıp sustururdu ama, şimdi onları gerçek öğretmenler gibi
saygıyla dinliyordu. Bir tek kelime yazmak onu perişan ediyor,
yorgun düşürüyordu. Alnından yüzünden ter akıyor, sanki yazı
yazmıyor da, koca koca buğday demetlerini sırtlanıp batöze taşıyordu.
Onların hepsini başbaşa vermiş, defterin ya da alfabenin üzerine
eğilmiş, büyücülük yapar gibi görünce gülmekten kendimi
alamıyordum:

-Rahat bırakın babanızı! diye bağırırdım çocuklara. Yoksa onu bir
molla mı yapacaksınız? Suvankul, sen de bir taşla iki kuş vurmaya
kalkışma: Ya molla ol, ya traktör sürücüsü.

Suvankul kızardı. Bana bakmadan başını sallar, üzüntüyle iç çeker:

-Yapma Allah aşkına, biz burda okuma-yazma öğrenmek gibi ciddi
bir iş yapıyoruz, sen ise alay ediyorsun! derdi.

Kısacası o işler hem karışık, hem pek eğlenceliydi. Ne kadar güç
olursa olsun, sonunda Suvankul başardı, amacına ulaştı. İlkbaharın ilk
günlerinden biriydi. Karlar henüz erimiş, havalar güzelleşmeye
başlamıştı. Birden, köyün giriş yolunda, zincirleme patlamaları
andıran ama patlama da denmez büyük bir gürültü işittik. O tarafta
bulunan bir at sürüsü ürktü. Atlar geriye dönüp dört nala kaçışmaya
başladılar. Ben de sokağa attım kendimi. Bahçelerin ötesinden köye
doğru kocaman, kapkara bir traktör geliyordu dumanlar saça saça.
Oldukça da hızlı geliyordu. Köyün her yanından çıkıp gelen kimisi
atlı, kimisi yaya bir kalabalık da traktörün iki yanında ve gerisinde
bağrışa çağrışa gelmekteydiler. İtişip kakışıyor, bir panayırdaymış gibi
neşe içinde koşuşuyorlardı. Ben o kalabalıkta, önce, traktörün
üzerinde, babalarının yanındaki üç oğlumu gördüm. Birbirlerine sıkıca
tutunmuş, dimdik duruyorlardı. Traktörün yanında koşuşan öbür
çocuklar da sevinç çığlıkları atıyor, şapkalarını havaya fırlatıyor, ıslık
çalıyorlardı. O ne büyük mutluluk, o ne büyük gururdu çocuklarım
için!. Ciddiydiler. Gözlerinde; yüzlerinde zafer ışıltısıyla dönen
kahramanlar gibiydiler. Nasıl da bir anda değişmişti afacanlar! O gün
traktörle geleceğini bildikleri babalarını karşılamak için erkenden
kalkmışlar, ama nereye gittiklerini bana belli bile etmemişlerdi. Belki
gitmelerine izin vermem diye söylememişler bana... Onları traktörün
üzerinde öyle ayakta durur görünce, düşerler, başlarına bir kaza gelir
diye korktum ve bağırmaya başladım:

-Kasım, Maysalbek, Caynak! Düşeceksiniz, inin oradan!

Motorun sesi benim sesimi bastırıyor, kimse ne dediğimi
anlamıyordu. Ama Suvankul anladı ne demek istediğimi ve bana
bakıp gülümsedi, korkma, bir şey olmaz der gibi bir de baş işareti
yaptı. Traktörü gururla sürüyor ve pek mutlu görünüyordu. Birden
bire gençleşivermişti sanki. Aslında o zamanlar hala genç, kara bıyıklı
bir yiğit idi. O anda birden farkettim ki oğullarımın üçü de babalarına
çok benziyorlar. Sanki dört kardeş idiler. Hele büyükleri, yani Kasım
ve Maysalbek'i babalarından ayırmak güçtü doğrusu: Babaları gibi
boylu ve çeviktiler. Koyu kızıl bakıra çalan elmacık kemikleri de pek
belirgindi. Küçük oğlum Caynak'a gelince, o daha çok bana
benziyordu: Daha açık tenli, kara gözlü, yumuşak bakışlı.

Traktör, köyün içinden durmadan geçti, öbür baştan çıkıp tarlalara
girdi. Hepimiz traktörün tarlayı nasıl süreceğini, toprağı nasıl
yaracağını merak ediyorduk. Traktörün gerisindeki üç soklu büyük
saban yere yapıştı, üç keskin demir toprağa kolayca saplandı, dişlediği
toprağı kesek kesek ve bir tay yelesi gibi yana düşürerek, derince bir
iz bırakıp ilerledi. Herkes hayran olmuş, coşkular içinde o ize baka
baka yürüyor, birbirini itip geçiyordu. Atlı olanlar atlarını kırbaçladı,
yaya olanlar nefes nefese koşmaya devam etti. Neden bilmem, ben
herkesten ayrı kalmış, herkesin beni geçip gitmesine aldırmamış,
olduğum yerde yapayalnız bulmuştum kendimi. Kımıldamadan
duruyor, ileriye doğru bir adım atamıyordum. Traktör gittikçe
uzaklaşıyor, ben gücümü yitirmiş halde, onu gözlerimle takip
ediyordum. Yine de o anda dünyanın en mutlu insanı ben olduğumu
söyleyebilirim. Ama beni en çok sevindiren, mutlu eden şeyin ne
olduğunu bilmiyordum:

Suvankul'un köye ilk traktörü getirmiş olması mı, o gün
çocuklarımızın nasıl büyümüş olduklarını, babalarına nasıl da çok
benzediklerini görmek mi? Yaşlı gözlerle onları uzaktan izliyor ve
mırıldanıyordum: Hep böyle bir arada, babanızın yanında olun
sevgili evlatlarım! Onun gibi sağlıklı, becerikli olun, başka bir şey
dilemiyorum...

Benim analık yıllarımın en güzel yılıdır o yıl. Ellerim hala güçlüydü
ve çalışmayı seviyordum. İnsanın eli-ayağı tutuyorsa, sağlığı
yerindeyse, çalışmaktan daha iyi ne vardır onun için?

Zaman su gibi aktı, oğullarım, aynı yıl dikilmiş kavak fidanları gibi
büyüyüp geliştiler. Sonra, herbiri kendi yolunu seçti: Kasım, babasının
izinden giderek onun gibi traktör sürücüsü oldu ve daha sonra biçer-
döver kullanmasını öğrendi. Bir yaz boyu, dağın eteğinde bulunan
Kayındı kolhozuna gidip geldi. Bunun için çayı aştı, düzde yürüdü,
yokuşu tırmandı. İşte orada öğrendi biçer-döver kullanmasını. Bir yıl
sonra da biçer-döver ustası diplomasını aldı.

Bir ana için bütün çocukları birdir, hepsini aynı duygu ve şefkatle
karnında ve kucağında büyütmüş, beslemiştir. Ama yine de, bana öyle
geliyor ki, Maysalbek için bir zaafım vardı galiba. Onunla pek
gururlanırdım. Belki bu, bizden sık sık ayrı kalmasından, onu
özlememden dolayıdır. Çabuk palazlanıp yuvayı ilk terkeden bir yavru
kuş idi o. Aile ocağından erken ayrıldı. Okulun daha ilk sıralarından
itibaren iyi bir öğrenci oldu. Okumayı çok sever, her zaman kitaplara
dalıp giderdi. Onun en çok sevdiği şey, ona en değerli ödül kitaptı.
Köy okulunu bitirdikten sonra öğrenimini sürdürmek için kente gitti.
Çünkü Maysalbek öğretmen olmak istiyordu.

En küçük oğlum Caynak'a gelince, o, her bakımdan hem çok güzel,
hem çok iyi bir çocuktu. Yalnız, keyif kaçıran bir durumu vardı: Evde
pek durmazdı. Kolhozda, Komsomol (Gençlik Kolu) başkanı
seçilmişti. Bu yüzden toplantıdan toplantıya, klüpten klübe koşar,
duvar gazetesinin yazılarıyla meşgul olur, bütün işleri izler, bir
dakikası boş kalmazdı. Bazen onun gece gündüz eve uğramayışına
kızar, çıkışırdım:

-Bana bak zıp zıp çekirge! derdim, madem ki aile sevgin bu kadar
az, akordiyonunu, yastığını al, tasını tarağını topla, kolhozdaki bürona
git, nasıl olsa her yer bir senin için, ne anaya ihtiyacın var ne babaya!

Suvankul oğlunun savunmasını hemen üstlenirdi. Ama konuşmak
için benim susmamı, biraz yatışmamı bekler, sonra hiçbir şey olmamış
gibi konuşurdu:

-Ana, ana, kendini üzmene, sinirlerini bozmana hiç gerek yok. Bırak
toplum hayatını, insanlarla beraber yaşamayı öğrensin. Eğer gerçekten
bir serseri gibi amaçsız, sorunsuz yaşarsa, herkesten önce ben
yapışırım yakasına...

Bu arada Suvankul eski işine dönmüş yine ekip başı olmuştu. Traktör
sürücülüğü gençlere kalmıştı artık. Bundan kısa bir süre sonra aile için
çok önemli bir olay yaşadık. Bu, Kasım'ın evlenmesiydi. Onun
evlenmesiyle ilk gelin, evimizin eşiğinden içeri adım atmış oluyordu.
Nasıl tanıştıklarını, bu evliliğe nasıl karar verdiklerini hiç sormadım.
Herhalde Kasım'ın yaz boyu Zareçye köyünde biçer-döver sürücüsü
olarak çalıştığı günlerde karşılaşmış, birbirlerini sevmişlerdi. Adı
Aliman olan gelinimiz dağ köyü Kayındı'dan gelmişti. Yanık tenli,
körpecik bir dağlıydı Aliman. Bu kadar güzel, saygılı ve hamarat bir
gelinim olduğu için başlangıçta onu beğenmekle yetindim. Sonra iyice
sevdim ve bağlandım. Herhalde gizliden gizli bir kız çocuğumun
olması için dua ettiğim ve Aliman'ın gelişini de bu arzumun
karşılanması gibi gördüğüm için onu öz kızım yerine koydum. Üstelik
gelinim çok zeki, çalışkan ve billur gibi duru-temiz idi. Evet, dedim
ya, öz kızım gibi sevdim onu.

Genellikle aynı evde oturan gelin kaynana pek geçinemezler, ama bu
konuda ben şanslıydım doğrusu. Evde onun gibi bir gelin olması gerçek
bir mutluluk idi. Yeri gelmişken, benim anladığım gerçek mutluluğun da
bir raslantı sonucu olmadığını, yaz yağmuru gibi birden bire başımıza
düşmediğini söylemeliyim. Gerçek mutluluk, yavaş yavaş, azar azar gelir
ve bu bizim hayata bakış açımızla, çevremizle, çevremizdekilere karşı
davranışımızla doğrudan doğruya ilgili ve orantılıdır. Mutluluk,
birbirini tamamlayan ufak tefek şeylerin birikmesinden doğuyor.

Aliman'ın bize gelin geldiği yılı unutamam. O yaz başaklar erken
olgunlaştı, yakınımızdaki çay vaktinden önce taştı. Hasadı
kaldırmamızdan birkaç gün sonra dağlara sellerce yağmur yağdı...

Doruklardaki karların o sağnaklarda şeker gibi eriyip aktığını
uzaktan bile farkediyorduk. Sel suları yataklarından taşıp çağıl çağıl
çağladı, sarı dalgalar ve beyaz köpüklerle uğul uğul aktı, tepelerden
söküp sürüklediği toprukları, omçaları yükseklerden aşağılara savurup
parça parça etti. Hele ilk gece, sel sularının yarın dibine çarparak
çıkardığı çatırdılar, uğultular, şafak sökünceye kadar devam etti.
Sabahleyin bir de baktık ki, dere yatağındaki adacıkları sihirli bir el
gece boyu silip süpürmüş, yok etmiş. Her yer su... su... yine su.

Ama, o sellerce yağmurdan sonra hava iyice açtı, ısındı ve işte o
zaman başladı buğdaylar gelişip olgunlaşmaya. Sapların altı yeşil,
tepelerindeki başaklar dolgundu ve altın rengini alıyorlardı... O yaz,
altın başaklı tarlaların ucu bucağı görünmüyordu. Henüz hasat
başlamamıştı ama, biçerdöverlere yol açmak için tarlaların kıyılarında
bazı yerleri orakla, tırpanla biçmiştik. Bu biçme işinde Aliman'la ben
yanyana idik, aynı hızla ilerliyorduk. Bazı kadınlar bana takılıyor,
hatta beni ayıplıyorlardı:

-Gelininle yarışacağına evinde oturup keyfine baksana! İnsan bu
yaşta daha ağır başlı ve kendisine saygılı olmalı!..

Ben hiç de onlar gibi düşünmüyordum. Evde tembel tembel
oturmanın özsaygı ile ne ilgisi vardı? Ben çalışmadan durabilecek bir
insan değildim ve ekin biçmeyi de çok seviyordum...

Söylenenlere aldırmadan gelinimle birlikte çalışmaya devam ettik.
İşte o günlerde ben, asla unutamayacağım bir şeye tanık oldum.
Tarlanın kenarında, buğday sapları arasında, özellikle o yaz pek güzel
açmış beyaz, pembe renkli; iri yapraklı gülhatmi çiçekleri vardı.
Ekinleri biçerken onlar da devriliyordu önümüzde. Aliman işte bu
çiçeklerden koca bir demet toplamıştı. Bunları, bana göstermemeye
çalışarak bir yere götürüyordu. Onu gizli bakışlarla izledim ve gördüm
ki koşup gittiği yer biçerdöverin durduğu yerdi. Biçerdöverin yanına
geldi, çiçek demetini usulca sürücü basamağına bıraktı ve yine koşa
koşa döndü. Biçerdöver çalışmaya hazırdı, bugün yarın tarlalara
dalacaktı. Ama o sırada hiç kimse yoktu orada. Kasım bir yerlere
gitmiş olmalıydı.

Hiçbir şeyi görmemiş, anlamamış gibi davrandım. Utanıp sıkılmasını
istemiyordum. Hala pek utangaç idi. Hiçbir şeyi belli etmedim ama
içten içe pek sevindim, gururlandım: Gelinim oğlumu gerçekten
seviyordu.

Çok iyi, çok iyi, sağ olasın sevgili gelinim, sağ olasın diyordum
içimden. Onun o günkü hali bugün bile gözümün önünde: Başında bir
al yazma, üzerinde beyaz bir entari, kucağında koca bir demet
gülhatmi, yanakları al al, gözleri sevinçten ışıl ışıl... Ah gençlik ne
güzel şey!. Ah benim unutulmaz küçük gelinim! Küçük kız çocukları
gibi çiçekleri çok severdi, bayılırdı onlara. İlkbaharda, karlar henüz
tamamen erimeden, kardelenler çıkardı. Ve Aliman, sevgili güzel
gelinim, bunları toplar getirirdi. Ah Aliman! Ah canım gelinim!..

Ertesi gün iş başladı. Hasadın ilk günü her yıl bir bayram gibi geçer.
Hasadın ilk gününde ben kederli bir insan hiç görmedim. Kimse
bayram olduğunu, bayram sevinci yaşadığını söylemez ama herkes
bunu gönül dolusu duyar, hareketleriyle, sesiyle, bakışlarıyla belli
eder. Arabaların tangırtısından, dingillerin şangırtısından, besli atların
oynaşarak ama biraz hırçın koşmalarından da anlarsınız bunu. İşin
doğrusu ilk gün hiç kimse kendini işe tam olarak vermez. Herkes
birbirine takılır, türlü şakalar yapar. O sabah da öyle bir gündü. Uğul
uğul bir kalabalık doldurmuştu tarlaları. Neşeli, alaylı, çın çın sesler
bir uçtan bir uca yayılıyor, yankılanıyordu. Biçme işini orakla yapan
biz kadınların bulunduğu yer, şamatası, neşesi en çok olan yerdi.
Çünkü hemen hemen bütün genç kadınlar, genç kızlar buradaydı.

Kısacası bizim ekip tatlı belalardan oluşuyordu. Bu çılgınlar ekibinin
şamatası kabarıp taştığı bir sırada, Kasım, kendisine M.T.S. (Kolhoz
Makine Tamir atölyesi.) tarafından ödül olarak verilen bisikletiyle
oradan geçmez mi! Bizim delifişekler hemen yolunu kestiler:

-Sürücü efendi, in bakalım o bisikletten, biz orakçıları
selamlamadan nasıl geçermişsin buradan!

Biçerdöver sürüyorsun diye mi böbürleniyorsun? Haydi bakalım,
orakçıları selamla, karını da tabii!..

Kasım'ın çevresini sardılar, çemberi iyice daralttılar ve yerlere kadar
eğilerek Aliman'ı selamlamasını, af dilemesini istediler. Kasım, bu
durumdan kurtulmak için elinden geleni yapmaya hazırdı:

-Sizden özür dilerim güzel orakçılar, dedi, bir hata ettim, bağışlayın.
Bundan sonra sizi ta bir kilometre uzaktan geçsem bile selamlayacağım...

Ama bu kadarla kurtulamadı delişmenlerin elinden.

-Pekala, dediler, şimdi de bizi birer birer bisikletine bindireceksin,
şehir kızları gibi saçımız havada dalgalansın, rüzgarın uğultusu
kulaklarımızı doldursun!

Böyle dediler ve itişip kakışarak, birbirlerini geçmeye çalışarak
bisiklete doğru koştular. Bu kadarla kalsa iyi, ama bir yandan
yaygarayı basarken bir yandan da orasını burasını tutarak çekiştiriyor,
çimdikliyor, bisikletin arkasına biniyorlardı.

Kasım da gülmekten katılıyor ve selenin üzerinde zor duruyordu:

-Tamam, haydi yeter artık, bırakın beni küçük şeytanlar! dedi.

Yine de kurtulamıyordu... Biri inince öteki atlıyordu bisiklete.
Sonunda Kasım gerçekten kızdı:

-Vallahi delirmişsiniz, kudurmuşsunuz siz! Sapların üzerinden çiyler
çoktan uçup gitti, hemen biçer-döveri sürmeliyim. Bakın şu
yaptığınıza! Siz buraya çalışmaya mı geldiniz, eğlenmeye mi? Hadi,
bırakın yakamı artık!

Yaa, ne kadar gülmüş, ne kadar eğlenmiştik o gün! Gökyüzü
masmavi, güneş pırıl pırıldı.

Sonunda işe koyulduk. Oraklar çakmak çakmak parlamaya, güneş
yakmaya başladı. Bozkırı ağustosböceklerinin cırlak sesleri doldurdu.
Bu durum başlangıçta biraz sıkıcıdır, ama bir defa çevrenizin ve
seslerin temposuna girdiniz mi her şey çok iyi olur. Ben bütün gün
neşeliydim. Sabahleyin olduğu gibi akşam üzeri de mutlu ve
iyimserdim. İçim huzur doluydu. Gözümün gördüğü, kulaklarımın
duyduğu ve bütün varlığımla hissettiğim her şey benim için, benim
mutluluğum içinmiş gibiydi. Tanrım! O ne tatlı huzur, o ne büyük
mutluluktu! Böyle zamanda, dalga dalga altın başaklar arasında bir
atlının geçişini seyretmek de çok zevkli olurdu. İşte, başaklar arasında
bir atlı ilerliyordu. Suvankul mu acaba? Ah, ah! Sallanan orakların
ışılamasını görmek, biçilen ve devrilen sapların hışırtısını, çalışanların
konuşmalarını ve şen kahkahalarını duymak ne büyük huzur ve
mutluluk veriyordu insana! Hele Kasım'ın biçerdöverle yakınımızdan
geçmesi motor sesinin bütün öteki sesleri boğması da ayrı bir sevinçti
benim için. Kasım, biçerdöver regülatörünün yanında duruyor,
avucunun içini biçilip ayıklanan ve depoya dolan buğdaya götürüyor,
bir avuç buğday alıp yüzüne yaklaştırıyor ve kokluyordu. Bunu
yaparken, bana öyle gelirdi ki, sütlü, olgun buğdayın sarhoş edici
sıcak kokusunu da çekiyordu içine. Biçerdöver bizim karşımıza
gelince bir an durdu, motorlar sustu ve Kasım, sanki bir dağın
tepesindeymiş gibi yüksek sesle bağırdı:

-Hey atlı! Çabuk ol, önümü kapatıp beni geciktirme!

O sırada Aliman ayran testisinin bulunduğu yere koşuyordu:

-Ona soğuk ayran vereceğim, dedi.

Ayran testisini kapmış, şimdi biçerdövere doğru koşuyordu. Gençti,
tığ gibi ve çevikti. Üzerinde beyaz entarisi, başında al yazması vardı
yine. Biçerdöverin geride bıraktığı samanları atlaya atlaya koşuyordu.
Sanki ellerinde taşıdığı testide ayran değil aşk iksiri vardı. Gencecik
bir gelinin kocasına duyduğu sevgiyle dolu mutluluk testisiydi. O
gidiş, o koşuş da, bir aşk temposundan başka bir şey değildi. Bütün
varlığı, bütün davranışlarıyla o, aşkı terennüm ediyordu. Ee, o
durumda ben de pek tabii Suvankul'u hatırladım. Ah Suvankul'a da
soğuk ayran verebilseydik! diye geçirdim aklımdan. Aynı anda, belki
görürüm diye sağa sola baktım. Göremedim elbet. Hasat başladıktan
sonra ekip başını yakalamak, onunla bir yerde durup bir dakika
konuşmak mümkün değildir. Atına atlar ve tarlaların bir ucundan öbür
ucuna koşturur durur, işten başını kaşıyacak vakit bulamaz.

Akşam yemeğinde bize yılın ilk ürününden yapılan ekmeği
getirmişlerdi. Ama o gün biçtiğimiz buğdaydan yapılmamıştı o
ekmek. Bir hafta kadar önce, tarlanın kenarından, topluca hasada
başladığımız güne yetiştirmek için bir miktar buğday biçmiş,
öğütmüştük. İşte o unun ekmeğiydi. Hayatımda pek çok yıl, hasadın
ilk gününde ilk üründen yapılan ekmeği yedim. Her defasında ilk
lokmayı ağzıma götürürken bir ibadeti, kutsal bir görevi yerine
getirme gibi duygulanmışımdır. Bu ekmek, iyi kabarmamış bir
hamurdan yapıldığı için kaskatı olsa da, bize eşsiz gibi gelirdi.

Bu kara ekmeğin hafif şekerli bir tadı, çok güzel bir kokusu vardı: Güneş
kokusu, taze saman kokusu ve duman kokusu karışmıştır hamuruna.
Karınları iyice acıkmış orakçılar kamp yerine gelip arkın yanındaki
otların üzerine uzandıkları zaman güneş bir ucundan batmaya
başlamıştı, ama uzaklarda kızıl ışıkları buğdayları parlatıyordu. Uzun
ve oldukça aydınlık bir gece geçireceğimiz de belliydi. Çadırımızın
yanındaki otların üzerine oturduk ve toplantıyı orada yaptık.

Suvankul henüz gelmemişti ama nerdeyse gelir, daha fazla gecikmezdi. Caynak
ise, her zaman olduğu gibi yine yoktu. Ağabeyinin bisikletine binmiş,
ilan tahtasına bazı ilanlar, bildiriler yapıştırıyor olmalıydı.
Aliman büyük yaygıyı yere serdi, üzerine alasulu elmaları, çörekleri
yerleştirdi, kaselere kuvası( Malt, cavdar unu ve şekerden yapılan
ekşi bir içecek.) doldurdu. Kasım, arkta ellerini yıkadıktan sonra
yaygının kenarına çöktü ve ağır ağır çörekleri dilimlemeye başladı.

-Aa, ekmek daha sıcacık, anne, buyur, yeni ürünün ilk ekmeğini
önce sen tat.

Ekmeği aldım, duamı okudum ve ilk lokmamı ısırdım. Bambaşka,
bilinmeyen bir tadı ve kokusu vardı vardı bu ekmeğin. Sürücülerin
ellerinden, taze buğdaylardan, kızgın demirden, mazottan gelen ya da
bunların karışımı olan bir kokuydu bu... Sonra ikinci, üçüncü
lokmaları da aldım, onlarda da mazot kokusu vardı. Ama yine de, o
güne kadar öyle lezzetli ekmek yemediğimi söyleyebilirim. Bu,
emekçi oğlumun nasırlı ellerinden çıkan ekmekti. Tarlayı süren,
buğdayı yetiştiren, hasadı kaldıran, tarlada çalışan insanlarımızın,
halkımızın ekmeğiydi. Kutsal ekmek! Oğlumla övünüyor, çok büyük
bir gurur duyuyordum. Ama bunu kimse bilmiyordu. İşte o anda
anladım ki, bir ananın mutluluğu, milletin mutluluğundan doğuyor,
aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor. Kaderi de onun
kaderiyle bir oluyor. Çektiğim bütün acılara, hayatın bana indirdiği
korkunç darbelere rağmen bugün de bu düşüncedeyim. Ne olursa
olsun, milletim yaşıyor, ben de yaşıyorum...

O akşam Suvankul pek geç geldi. İşleri başından aşkın idi... Sonra
hava iyice karardı. Gençler, dereye inen bayırda ateş yaktılar, yır
söyleyip eğlenmeye başladılar. O kadar sesin arasında oğlum
Caynak'ın sesini hemen tanıdım. Akordeon çalıyor, yanındakileri
coşturuyor, yır da söylüyordu. Onun güzel sesini dinlerken, içimden
Çal oğlum çal, gençliğinde gönlünce eğlen... diyordum, yır
insanların içini temizler ve onları birbirlerine yaklaştırır. İleride bir
gün, bir yırı duyduğun zaman bu yaz gecesini ve bu gece seninle yır
söyleyenleri hatırlayacaksın...

O gece bir defa daha çocuklarımı düşünmeye daldım. Herhalde
çocuklarını düşünmek bir anaya özgü vazgeçilmez bir şeydir. Kasım
artık yetişmiş, ayrı bir aile, bağımsız bir aile kuracak hale gelmişti ve
ben bunun için Tanrı'ya şükrediyordum. Gelecek baharda Aliman'la
ikisi bizden ayrılacak, inşaatına başladıkları kendi evlerine taşınmış
olacaklardı. Sonra çocukları olacaktı, torunlarım... Kasım'dan yana
hiçbir endişem yoktu. O da tıpkı babası gibi çalışmayı severdi ve
durup dinlenmeden çalışırdı. Bu karanlık gecede bile, bitmeden kalan
yeri biçmek için biçerdöverinin başına dönmüştü. Traktör ve
biçerdöver kendi farlarının ışığında gündüzmüş gibi kolayca hareket
ederlerdi. Aliman da o saatlerde onu yalnız bırakmazdı. Hasat
zamanında bir dakikalık beraberliğin bile değeri eşsizdi.

Maysalbek'i düşünürken içim yandı. Geçen hafta ondan bir mektup
almıştık. Bu yaz tatilinde bizimle beraber olamayacağını, köye
gelemeyeceğini yazıyordu. Onu, kendi yaşındaki bir grup çocukla
Isık-Göl tarafında bir yerde izci kampına göndereceklermiş. Orada staj
da yapacakmış. Elden ne gelir? Madem ki mesleğini seçmişti ve
seviyordu, biz de onun yokluğuna katlanacaktık. Nerede olduğu
değil, sağlıklı olması önemli diye, düşünüyordum.

Önce de söylediğim gibi Suvankul geç gelmişti. Yemeğini alelacele
yedi ve sonra birlikte evimizin yolunu tuttuk. Ev işlerinin çoğunu
sabaha bırakmıştım. Komşumuz Ayşe'ye de akşam bizim hayvanlara
bir göz atmasını rica etmiştim. Komşumuz Ayşe sık sık hastalanırdı.
Bir günü kolhozda geçse iki günü evde geçerdi. Bir kadın hastalığıydı
onunkisi, böbrekleri pek ağrıyordu. İşte bu yüzden oğlu küçük
Bektaş'la evinde yalnız kalırdı...

Biz eve yaklaştığımızda gece karanlığı iyice çökmüş, hafif ve serin
bir yel esmeye başlamıştı. Ama ay da doğmuş, şavkını başaklara
indirmişti. Atla geliyorduk. Üzengiler kenger yapraklarına çarptıkça
ılık ve acı bir koku yayılıyordu havaya. Yine kokusundan anlıyorduk
ki beyaz ballı baharlar da çiçeklenmişti. Bu geceye ben pek aşina, pek
alışık idim. İçten bir yakınlığımız vardı onunla. Yine de yüreğime bir
sıkıntı geliyordu ara sıra. Ben atın terkisine koyduğum bir yastığın
üzerinde Suvankul'un belinden tutarak oturuyordum. Suvankul öne
oturmamı söylerdi ama böylesi daha hoşuma giderdi. Suvan pek
yorgundu. O zorlu günden sonra konuşacak hali bile kalmamıştı. Ara
sıra yorgunluktan başı düşüyor, sonra silkinip kendine geliyor,
topuklarıyla hayvanın karnına dokunarak onu hızlandırıyordu. Bütün
bunlar hoşuma giden şeylerdi. Onun at üstünde otururken
kamburlaşan sırtına bakıyor, sevgi ve acımayla başımı dayıyor ve
içimden konuşuyordum onunla: Evet, evet her gün biraz daha
ihtiyarlıyoruz Suvan, her gün biraz daha çöküyoruz. Vakit durmaz ki!
Ama boş yere geçirmiyoruz vaktimizi. Önemli olan da budur... Daha
dün denecek kadar yakın bir geçmişte biz de birer delikanlıydık... Ne
de çabuk geçiyor zaman. Hayat dediğimiz şey çok ilginç ve bizim
şimdilerde ondan vazgeçmeye hiç niyetimiz yok.

Yapılacak çok işimiz var daha ve ben seninle uzun bir ömür
geçirmek istiyorum...

Yanağımı Suvankul'un sırtından çekip doğruldum. Başımı kaldırıp
gökyüzüne bir an baktım ve o anda yüreğimde bir sıkıntı duyar gibi
oldum: Yukarıda, ta yükseklerde, ışıl ışıl yıldızların arasında, ufuklara
kadar uzanan Samanyolu'nu gördüm. Samanyolu saman gibi, gümüş
gibi parlıyordu. O yolu daha önce gördüğüm zamanki düşünceler geçti
yine aklımdan: Bir çiftçi, son hasatta koca bir kucak saman almış,
döke saça geçmişti oralardan. Altın renkli saplar, samanlar, hafif yelde
titreşir gibiydiler. O sap-samanın arasında döküntü başak ve taneler de
farkediliyordu. Allahım! diye hayranlığımı, şaşkınlığımı belirttim.
Birden bire hatırlamıştım: Beraber olduğumuz ilk geceyi, aşkımızı,
gençliğimizi ve hayal ettiğim o dev orakçıyı. Haa, o günkü isteğimiz
olmuş, hayal gerçekleşmişti. Bu toprak, bu su, bizimdi artık. Tarlayı
sürmüş, ekmiş, tınazı savurup buğdayı kaldırmıştık. Evet, evet
isteğimiz gerçekleşmişti. Gelecek günlerin daha ne yenilikler
getireceğini, yeni bir çağın başlayacağını o zamanlar bilemezdik elbet.
Ama işte, bir insanın dünyadaki hayali çağın bütün umutlarıyla
özdeşleşmiş, o umutlar gerçekleşmiş ve adalet gelmişti. Kafamdan bu
düşünceler geçerken, hareketsiz ve sessiz duruyordum eyerin
terkisinde. Suvankul başını arkaya çevirip:

-Uyuyor musun Tolgonay, dedi, çok yoruldun değil mi? Ama geldik
artık. Ben de çok yorgunum. Kısa bir süre sustuktan sonra devam etti:

-Şu yeni açılan yoldan gidelim mi?

-Olur.

Aslında yeni yol henüz açılmış değildi. Köyün kıyısında yeni bir
mahalle kurulacaktı. Bu mahallenin arsaları belirlenmiş, yeni evlenen
gençlere dağıtılmıştı.

Bazı arsalara temel atılmış ama inşaat yarım kalmıştı. Kasım ve
Aliman için de bir arsa ayrılmıştı bu yeni mahallede. Bizim o
mahalleyi görmek, oraların ne durumda olduğunu anlamak isteğimiz
de bundandı. Hasat zamanında insanın kendisi için ayıracağı zaman
hiç olmaz. Onun için Kasım, Aliman ve Caynak, ilkbahar gelir gelmez
kerpiç dökmüş ve kurumaya bırakmışlardı. Temelleri de kazmış ve
geçen hafta dereden, kum, çakıl getirmişlerdi. İyi ki sel baskınından
önce yapabilmişlerdi o işleri. Avlunun ortasına büyükçe bir tepe gibi
yığılmıştı taşlar. Suvankul çocukların yaptığı işten memnun kaldı:

-Görünüşe göre işler fena değil, yeteri kadar taş var. Hasattan sonra
duvarları çıkar, üstüne çatıyı kondururuz, gerisini ilkbahara bırakır ve
yavaş yavaş tamamlarız. Çünkü kışa kadar bitiremeyiz nasıl olsa...
Haklı mıyım Tolgonay? Sen ne dersin?

-Haklısın, önemli olan önce duvarları çıkmaktır, gerisi için vaktimiz
olacak.

O sırada Caynak'ı hatırladım ve güldüm. Sebebini de anlattım
Suvankul'a:

-Sabırsızın tekidir bizim Caynak. Toplantılardan birinde, yeni
mahalledeki yeni yola Komsomol Yolu adını vermişler. Aliman da
ona takılıyor. Nasreddin Hoca gibi sen de daha çocuk doğmadan
adını koyuyorsun diyor. Önce evleneceksin, sonra bir ev kuracaksın,
yolunu belirleyecek ve ondan sonra bir ad vereceksin... Caynak da
Senin bu işlere aklın ermez diye tersliyor onu.

Suvankul başını salladı, gülümsedi:

-Sabırsızın biri olduğu doğru. Ama yeni yola Komsomol adını
vermeleri çok anlamlı. Çünkü orada ne varsa gençler için ve gençler
tarafından yapıldı. Nüfusumuz yıldan yıla artıyor. Artık köye sığmaz
olduk. Yeni yol bir yapılsın, oğlumuzun haklı olduğunu sen de kabul
edeceksin.

Biz böyle konuşurken, o gecenin bütün gecelerin en kötüsü, en
uğursuzu olacağını nereden bilebilirdik!

Bölüm 3

-Kaldır başını Tolgonay, topla kendini.

-Zaten başka ne yapabilirim ki sevgili toprağım, kendimi toplamaya
çalışacağım elbet... Sen o günü hatırlıyor musun?

-Hatırlıyorum... Ben hiçbir şeyi unutmam Tolgonay. Bu dünya var
olalıdan beri, bütün çağların, bütün yüzyılların izlerini taşıyorum ben.
Tarih kitaplara sığmaz. Ve senin hayatın Tolgonay, o da benimledir.
Yüreğimin içindedir. Anlat Tolgonay, seni dinliyorum, bugün senin
günün.

Bölüm 4

Ertesi sabah güneş doğmadan işe koyulduk. O gün, çaya inen
yamaçlardaki buğdayları biçecektik. Bizim biçeceğimiz bu yere
biçerdöver giremiyordu, oysa başaklar iyice kurumuştu. Kıyıdaki
başaklar her zaman erken olgunlaşır. Biçme işine girişmek için ikişer
ikişer sıra tutmuştuk ki, çayın ta ötesinde dört nala gelen bir atlı
göründü. Köyden hızla çıkmış, çalılara sazlara aldırmadan, gerisinde
bir toz bulutu bırakarak bize doğru uçuyordu. Ardından bir kovalayan
vardı sanki. Çayın kenarına gelince, bir geçit, bir köprü aramak için
sağa sola bakmadı, hiç duraklamadan dosdoğru suya sürdü atını. Biz,
başımızı ona çevirmiş, şaşkın şaşkın bakıyorduk: Acelesi neydi? Niçin
iki kilometre kadar aşağı inip köprüden geçmemişti? Bir Rus
delikanlısıydı o atlı. Hiç yavaşlatmadan doru atını suya sürerken
nefesimizi tutarak seyrettik. İntihar mı etmek istiyordu bu adam?
Sellerin çağıl çağıl aktığı, derelerin ırmakların taştığı o günlerde böyle
gür akan bir çayın şakası mı olurdu? Böyle zamanlarda o çay değil bir
atı, bir deveyi bile aparırdı da, geriye bir parçacık eti kemiği kalmazdı.
Bir ağızdan adama bağırmaya başladık:

-Heyy! Nereye gidiyorsun? Dur... Bekle!.. Sesimizi duydu, kolunu
kaldırıp bir şeyler anlatmaya çalıştı ama, çayın uğultusundan başka bir
ses duymuyorduk.

Hiçbir şey anlamamıştık. Genç adam, atını kırbaçlayıp taşkın akan
suyun içine sürdü. Hemen sonra atla beraber sulara gömüldü. Akıntı
arasında atla binicisinin başları bir görünüp bir kayboluyordu. Hayvan
kulaklarını kısmış, burun deliklerini yukarı kıvırmış, başını
kaldırmıştı. Binicisi de onun boynuna abanmış, sımsıkı yapıştığı
yelesini bırakmıyordu. Bir ara başındaki kasketi sulara karıştı ve döne
döne ondan uzaklaştı. Biz, bayır aşağı deli gibi koşmaya başladık.
Akıntı atlıyı aşağılara doğru sürüklüyor, bizim taraftan kıyıya
çıkmasına engel oluyordu. Ama o genç adam, atın başını akıntıya
çevirmiş, iyi idare etmiş, epece aşağıda, ta değirmenin yanında, çayın
bizim tarafımızda olan yakasından karaya çıkabilmişti. Hepimiz rahat
bir nefes aldık. Bazılar genç adamı övüyor, cesur çocuk doğrusu
diyorlardı. İçimizden biri, delikanlının bu davranışı asla sebepsiz
olamaz, yanına gidip niçin böyle yaptığını öğrenelim dedi. Bir
başkası suratını asarak yüksek sesle bağırdı:

-Sarhoşun, sersemin biri işte! Böyle saçmalıklar yapıyor, siz de
peşinden, koşup alkışlıyorsunuz!

Bu sözlerden sonra herkes sustu, sakinleşti. Şimdi yine işe girişmek
gerekiyordu. Öyle ya, dedim, aklı başında bir insanın yapacağı şey
mi onun yaptığı, sarhoş olmayan biri hayatını böle tehlikeye atar mı
hiç!

Kasım'ın biçerdöveri de değirmen yakınında çalışıyordu.
Biçerdöverin motoru birden sustu ve kendisi de olduğu yerde
doğruldu. Herhalde bir kayış yerinden çıkmış ya da bir zincir
kopmuştur diye düşündüm. Uzun süre çalışan bir makinede nasıl bir
arıza olacağı bilinmezdi ki. Aliman bana yakın bir yerde ekin
biçiyordu. Birden korkunç bir çığlık attı ve bağırdı:

-Ana! Ana!

Yerimden sıçradım. Aliman az ötemde duruyordu şimdi: Yüzü
sapsarı, gözleri korkulu, orak elinden düşmüş...

-Ne var Aliman? Bir yılan mı gördün yoksa? dedim.
Yanına koştum. Konuşamıyordu. Korkudan faltaşı gibi açılan gözlerle
baktığı yöne ben de baktım ve nefesim tutuldu. Buğday tarlasının her
tarafından koşup gelen adamlar biçerdöverin yanında bağrışıyorlardı.
Daha gelenler de çoktu. Atlı yaya herkes, buğdayları da çiğneyerek
oraya doğru koşuyordu. Arabayı sürenler, ayakta durarak dehliyorlardı
atlarını.

-Ana, bir şey oldu, çok önemli bir şey! dedi Aliman ve o da
koşmaya başladı.

Bu arada hiç de iyi olmayan kelimeler geldi kulağıma:

-Herhalde biri biçerdöverin önüne düşmüş, kendini bıçaklara
kaptırmış olmalı!..

Orakçılar da koşmaya başladı Aliman'ın peşinden.

Allahım, sen koru bizi, sen koru! diye dua ediyor, ellerimi havaya
kaldırarak koşuyordum. Bir arktan atlayıp geçerken boylu boyumca
arkın içine düştüm, tekrar kalktım ve koştum. Ben de buğdayları
çiğneye çiğneye koşuyordum. Bağırıp beni beklemelerini söylemek
istiyordum ama sesim çıkmıyordu.

Sonunda biçerdöverin çevresinde kaynaşan kalabalığa ben de
karıştım. Hala hiçbir şey anlamıyordum. Kalabalığı yara yara
ilerlemeye devam ettim. Açılın, bırakın geçeyim diyordum önüme
gelenleri iterek. Açılıp bana yol verdiler. İşte o sırada Aliman'la
Kasım'ı gördüm biçerdöverin başında. Titreyen kollarımı, el
yordamıyla yürüyen bir kör gibi oğluma uzattım. Kasım da öne atılıp
beni tuttu:

-Savaş çıktı ana, savaş! dedi.

Sesi uzaklardan, derinlerden geliyordu sanki.

-Savaş mı? Savaş ha?

-Evet ana, savaş başladı.

Ben bu savaş sözüne hala gerçek anlamını veremiyordum.

-Ne demek savaş çıktı? Niye savaş olsun ki? Savaş ha?

Sonra bu korkunç kelimenin anlamı daha belirgin, daha anlaşılır
olmaya başladı kafamda. Bu sarsıcı haber, bu beklenmedik olay
karşısında çaresizdim. Sessizce ağlamaya başladım. Gözyaşlarım
ipince bir dere gibi akıyordu yüzümde. Bu halimi gören öteki kadınlar
da bağrışıp çağrışmaya, ağlayıp yakınmaya başladılar.

Kalabalıktan gür bir erkek sesi duyuldu:

-Susun! Herkes sussun!

Herkes sustu. Belki bu adam `savaş çıktı' haberinin doğru olmadığını
söyleyecekti. Ama bu umut boşa çıktı. Adam başka bir şey söylemedi,
kimse bir şey söylemedi. Şimdi o büyük bozkırda öylesine bir
sessizlik vardı ki çayın şarıltısı bile çok net duyuluyordu. Kalabalıktan
biri derin bir iç çekti ve bir şeyler söyleyecekmiş gibi kımıldadı.
Herkes nefesini tutup ona kulak verdi ama o da bir şey söyleyemedi.
O büyük sessizlik koca bozkırı bir kere daha yutmuştu. Sessiz bozkır
ve kavurucu sıcak bir sivrisinek vızıltısı olarak kalmıştı
kulaklarımızda...

Kasım, çevresini saran köylülere baktı ve kendi kendine konuşur gibi
mırıldandı;

-Şimdi, her şeyden önce hasat işini bitirmeliyiz, acele etmezsek kış
geliverir ve başaklar kar altında kalır.

Bir süre sustu sonra sert bir hareketle başını çevirdi, biçerdöverdeki
yardımcısına emretti:

-Ne dikilip duruyorsun orada, çalıştır motorları! Hey siz, niye öyle
bakıyorsunuz? Hasadı kaldırmazsak karnınızı doyurmak için otlamak
zorunda kalırsınız. Hadi bakalım, iş başına!

Kalabalık kımıldadı, açılıp dağılmaya başladı. İşte tam o sırada
gördüm o Rus delikanlısını. Atını yularından tutmuş, ayakta
duruyordu. Kendisi tepeden tırnağa ıpıslak, atı ise çamurdan kapkara
olmuştu. Orakçılar açılıp dağılınca ulak da kendine gelmiş gibiydi.
Kızıl saçlı başını hafifçe kaldırdı, atının kolanını sıkmaya başladı.
Onun gencecik; ancak benim Caynak'ın yaşında olduğunu da anladım.
Yalnız omuzları biraz daha geniş ve boyu uzundu. Lüle saçları alnına
yapışmıştı. Dudaklarında ve yüzünde hala kanlı çizikler vardı.
Çocuksu gözlerinde ise öyle bir acı vardı ki bu acıların hemen o sabah
onu erkekleştirdiğini, çocukluktan çıkarıp olgunlaştırdığını da
anladım. Delikanlı derin bir iç çekti ve atına atladı. Sonra, köyümüz
çocuklarından birine:

-Arkadaş, dedi, hemen at koşturup başkarmanın yanına git, ekip
başlarını da gör, bölge merkezindeki toplantıya katılmalarını söyle
onlara. Benim hemen gitmem gerekiyor, iki kolhoza daha
ulaştıracağım haberi.

Bundan sonra genç ulak, atını sürmek için dizgini gevşetti. Ama,
başkarma ve ekip başlarına haber ulaştırmasını istediği genç ona
seslendi:

-Dur biraz, senin kasketin sulara karışıp gitti, benimkini al, bugün
hava çok sıcak, başına güneş vurabilir.

Genç ulakın ardından uzunca bir süre bakakaldık. Onu bir kuş gibi
uçuran doru atının toynakları, kuru toprağı çekiç gibi dövüyordu. Az
sonra genç ulak, kendi atının çıkardığı toz bulutunun ilerisinde
görünmez oldu. Biz hala yol kenarında bekleşiyorduk derin
düşüncelere dalmış olarak. Biçerdöver ve traktör sesleri birden havayı
doldurunca silkinip kendimize geldik ve birbirlerimizin gözlerine
baktık.

İşte o anda bizim için bir başka hayat, savaş yılları başlamıştı...
Henüz top-tüfek sesleri duymuyorduk ama kendi yüreklerimizin
çarpıntısı ve adamlarımızın bağrışmaları çıkmıyordu kulaklarımızdan.
Ben, hayatım boyunca öyle sıcak, öyle kavurucu bir yaz görmedim.
Bir taşa tükürecek olsanız, tükürüğünüz anında buharlaşıp yok
oluyordu. Üç-dört gün içinde bütün başaklar olgunlaşıp çatır çatır
kurudu.

Altın başaklar ufuklara kadar uzanıyor, biçilmelerini bekliyorlardı. O
ne bereketti Allahım! Hasadı bir an önce kaldıralım diye acele ederken
ne kadar da zarar verdik tarlalara! Başakları çiğniyor, yol boyunca
sapları döke saça taşıyorduk. Öyle acele ediyorduk ki, biçtiğimiz
ekinleri demet demet bağlamaya vakit kalınıyor, bunları dirgenle
toplayıp yüklüyorduk arabalara. Sonra da arabaları hızla sürerek ve
yine döküp saçarak batözlerin bulunduğu yere götürüyorduk. O
ziyankarlığı görmek yüreğimi kabartıyordu. Ama her gün bundan da
beter olaylara tanık oluyorduk: Köyümüzden her gün birkaç erkek
bayraklarla cepheye uğurlanıyor, bu yüzden kalanların işi artıyor ve
durup dinlenmeden çalışıyorlardı. Öğlenleyin kızgın güneş altında da
durmuyorduk. Tarlada çalışanlar olsun, harmanlarda, batözlerde
çalışanlar olsun, bir dakika durup dinlenmeyi bile haram etmişlerdi
kendilerine. Cepheye gidenlerden dolayı adamlar ne kadar azalırsa,
kalanların yapacağı işler de o kadar çoğalıyordu.

Kasım, zavallı oğlum, insanüstü bir çaba ile bütün bu işleri tek
başına bitirecekti sanki. Oysa günler çabuk çabuk geçiyor ve işler
bitmiyordu. Ama o, çılgınlar gibiydi, kendinden geçmişti.

Biçerdöverini durup dinlenmeden çalıştırıyor, çalıştırıyordu. Gece
demeden, gündüz demeden bir tarlayı bitirip öbürüne geçerek, iz
yanında iz bırakıp biçerek, boğucu sıcak ve toz altında, bir uçtan bir
uca gidiyor, geliyor... gidiyor, geliyordu... O günlerde biçerdöverin
kumanda kollarını hiç bırakmadı. Günboyu biçerdöverin
platformunda, boğucu, kavurucu rüzgar altında ayakta duruyor,
atmaca bakışını ufukta kızıl şafaktan ayırmıyordu. O kızıllığın ardında
da biçilmeyi bekleyen buğday tarlaları vardı. Oğlumun saçı sakalına
karışmış, avurtları çökmüş, güneşten iyice yanmış yüzüne bakarken
yüreğin kan ağlıyordu. Kafesinden çıkacaktı sanki yüreğim.

Çalışmaktan ölecek yavrum, kızgın güneşin altında yıkılıp kalacak!
diyordum kendi kendime. Yine de ona biraz dinlenmesini
söyleyemiyordum. Bakışlarındaki öfkeden çok iyi anlıyordum ki
sonuna kadar dayanacak, işinin başından son dakikaya kadar hiç
ayrılmayacaktı.

Ee, o son dakika da geldi bir gün.

O gün Aliman koşa koşa biçerdöverin yanına gitmişti. Döndüğü
zaman beti benzi atmış, başı öne düşmüştü:

-Onu da çağırdılar, yol kağıdını aldı!

-Ne zaman?

-Az önce köyden bir haberci getirdi.

Bunun er-geç olacağını biliyordum. Yine de dizlerimin bağı çözüldü
de olduğum yere çöküverdim. Orağı bir yana bırakıvermişim.
Kollarım ellerim titriyor, bir sızı dalgası kaplıyordu vücudumu.
Titreyen dudaklarımı güçlükle kontrole çalışarak:

-Daha ne duruyor öyleyse, gelsin hazırlık yapalım! dedim.

-Şey, dedi, akşam gelirim dedi. Ben eve döneceğim, siz de babama
haber verirsiniz. Bugün Caynak da hiç görünmedi, nerede acaba?

-Git kızım, git, biraz hamur yoğur, ben de gecikmem gelirim...

Böyle dedim ama çöktüğüm yerden kalkamıyordum bir türlü.
Uzunca bir süre oturdum orada. Başımdan kayıp düşen başörtümü
alacak gücü bile bulamıyordum kendimde. Yere bakınırken, uzun bir
sıra yapmış karıncaları gördüm. Buldukları taneleri sapların, çöplerin
arasından kaldırıp götürmek için çok zorlanıyor, yine de hiç durmadan
çalışıyorlardı. Hemen yanlarında oturan insanın kendilerininkinden
daha büyük dertlere gömülmüş olduğunu bilemezlerdi elbet. Bu insan
da en az onlar kadar telaşlıydı ve o anda bu küçük işçilere
imreniyordu... Telaşlanacak ne vardı bu karıncalar için, rahat rahat
çalışsaydılar ya! Ama, savaş olmasaydı ben onlara imrenecek
miydim? Böyle düşününce biraz utandım.

O sırada bir at arabasıyla Caynak da çıkageldi. Komsomolun öbür
üyeleriyle bir konvoy oluşturmuş, arabayla buğday taşıyorlardı
istasyona. Herhalde haberi duymuş, benim yanıma onun için gelmişti.
Arabadan atladı, yerden başörtümü alıp başımı örttü:

-Eve gidelim ana, dedi ve kalkmama yardım etti.

Yola koyulduk ve yolda hiç konuşmadık. Şu son günlerde Caynak
tanınmayacak kadar değişmiş, ağır başlı, ciddi bir adam olmuştu.
Onda gördüğüm bu değişim, savaş haberini getiren Rus gencini
hatırlattı bana. Caynak'ın çocuk gözlerinde de öfkeli bir ışıltı vardı
şimdi. Tıpkı onun gibi o da çocukluk çağına veda ediyor, bir yetişkin
oluyordu. Aslında o günlerde çocukluğa veda eden gençler çoktu.
Caynak'ı düşünürken Maysalbek'ten de uzun zamandan beri haber
alamadığımız hatırladım: Ne olmuştu Maysalbek'e? Yoksa onu da mı
çağırmışlardı askere? Niçin mektup yazmıyordu? İki satırlık bir
mektup yazamaz mıydı? Aile ocağından ayrılmış, ana babayı unutmuş
ve galiba şehir hayatı aklını başından almış, yüreğini katılaştırmış
olmalı. Hem şimdi okumanın zamanı mı? En iyisi eve dönmesi.
Uzaklarda ne işi var?

Arabada otururken bu üzücü düşüncelere dalmıştım. Sonra Caynak'a
sordum:

-Sen sık sık tren istasyonuna gidiyorsun Caynak, söylenenleri
duymuşsundur... Ne diyorlar, savaş yakında bitecek miymiş?

-Hayır ana, yakında bitmeyecek, işimiz de hiç kolay olmayacak.
Düşman bizi epey hırpalıyor ve topraklarımızda ilerliyor. Onları bir
durdursak ve orada bir darbe indirsek, bundan sonra ilerleyen biz
oluruz...

Sustu. Atları dehledi, sonra tekrar bana dönerek:

-Korkuyor musun ana? dedi. Çok korkuyorsun değil mi? O kadar
korkmana gerek yok anacığım. Üzülme sen, düşünme bunları.
Göreceksin yakında her şey yoluna girecek.

İşte, benim aptal oğlum bu sözlerle beni avutabileceğini sanıyordu.
Bana acıyordu elbet. Düşünmeden edebilir miydim? Gözlerimi
kapayabilir, kulaklarımı tıkayabilir, ama düşünmeden edemezdim.
Eve gelince Aliman'ı iki gözü iki çeşme ağlar bulduk. Hamur
yoğurmayı da unutmuştu. Biraz kızdım ona: Ne yani! Herkes askere
gidecek, senin kocan kalacak mı sanıyordun? Öyle kendini koyvermek
olmaz. Şimdiden böylesine yıkılırsan, bundan sonraki güçlüklere nasıl
karşı koyarsın diye çıkışmak istedim. Ama kendimi tuttum ve onu
azarlamadım. Gençliğine acıyordum. Doğru mu yaptım, yanlış mı,
bilemiyorum. Daha ilk günden katı gerçeklerle yüzleşmesi, kendini
koyvermek yerine direncini arttırması, sonraki günlerde karşılaşacağı
acılara karşı koymasını kolaylaştırırdı. Ama bir şey söyleyemedim
işte.

Kasım akşam üzeri geldi. Aliman onu avlu kapısında görür görmez,
tutuşturmaya çalıştığı odunları bırakıp, gözyaşları içinde kocasının
boynuna sarıldı:

-Sensiz kalamam, senden ayrılamam, sensiz yaşayamam ben!.
diyordu.

Kasım işten döndüğü için üstü başı toz, toprak, mazot ve yağ
içindeydi. Karısının kollarını usulca omuzlarından ayırdı:

-Bir dakika Aliman, bir dakika. Gördüğün gibi yağ ve kir içindeyim.
Bana bir sabun ve havlu verirsen gidip arkta yıkanacağım.
Aliman dönüp geldi, bana bir göz attı, ne demek istediğini anladım ve
bir boş kova verdim ona:

-Sen de git, bir kova su getir, dedim.

Gittiler ve epeyce geç döndüler. Ay iyice yükselmişti. Ben evde biraz
Caynak'ın da yardımıyla işleri bitirmeye çalışıyordum. Suvankul gece
yarısına doğru gelebildi. Geldiği ana kadar Nerde kaldı, nerelere
gitti? diye sorup durmuştum kendi kendime. Meğer hava kararmadan,
dağın arkaçlarında yılkıda bulunan doru atımızı almaya gitmiş. Onu
henüz küçük bir tay iken büyük oğlumuz Kasım'a traktör sürücüsü
olduğu için ödül olarak almıştık. Çok alımlı, çok hızlı, tırnakları
büyük, toynakları güçlü, ayakları sekili... Yürüdüğü zaman bastığı yeri
sarsıyor gibi, pek muntazam dövüyordu toprağı. O alımlı çalımlı
gidişiyle bu atımız köye ün salmıştı. Hatta kızlar onun için türkü bile
yakmışlardı:

Rahvan atın geçtiğini duyunca

Görmek için koşar yola çıkarım.

Babamız, oğlumuzun bize veda edip gitmesinden önce, bu rahvan
doruya binip bir iki gün gezmesini istiyordu...

Sabahleyin şafak sökerken sevk yerine ulaşmak için köyden ayrıldık.
Kasım ve babası kendi atlarına, Aliman ve ben de Caynak'ın
briskasına (arabasına) binmiştik. Büyük seferberlik başlamış olsa da
köylerinde hala pek çok erkek vardı. Ana yola bir göz attığım zaman
ucu bucağı olmayan kafileler gördüm. O upuzun, kapkara kalabalığın
bir ucu hiç görünmüyor, öbür ucu da Büyük Boğaz'ın oralarda gözden
kayboluyordu. Her köyden, her mezradan akın akın geliyordu insanlar:
Atla, öküzle, arabayla, yaya olarak...

Sevkiyatın yapılacağı ilçe merkezinde ise bir ana-baba günü
yaşanıyordu. İnsanlardan ve onları getiren bineklerden oluşan
kalabalıktan, adım atacak yer bulunamıyordu. Küçük çocuklar,
kadınlar, yaşlılar askere gidecek yiğidin çevresinden ayrılmıyor,
ondan bir karış uzakta kalmak istemiyorlardı. Bazıları ağlıyordu,
bazıları da zilzurna sarhoştu. Boşuna dememişler: Halk bir denizdir,
derin yeri de vardır, sığ yeri de... diye. Burada, cepheye uğurlayan ya
da uğurlananlar arasında, gerçekten cesur, açık yürekli yiğitler de
vardı. Bunlar kaygılarını hiç belli etmiyor, herkesle şakalaşıyor, dans
edip şarkı söyleyerek başkalarının üzüntülerini gidermeye
çalışıyorlardı. Kırgız türküleri, sonra Rus şarkıları, daha sonra da
hepsi birden Katyaşayı söylediler. Bu şarkıyı ben o gün, işte orada
duyup öğrenmiştim.

Askerlik şubesinin avlusu büyüktü ama çağrılanların hepsini buraya
sığdırmak imkansızdı. Bu yüzden onları ilçenin ana yoluna büyük
sıralar halinde dizdiler ve yüksek sesle yoklama yaptılar. Yoklama
başlayınca büyük kalabalık sustu, nefesini tutup can kulağıyla dinledi.
Ben gözlerimi cephe yolcularına çevirdim ve o anda yakıcı bir yumru
boğazımı tıkadı. Bunların hepsi de gencecik, sağlıklı yiğitlerdi. Dolu
dolu yaşama ve çalışma çağındaydı hepsi... Adları okunanlar
burada! diye bağırıyordu yüksek sesle ve aynı anda başlarını bize
doğru çevirip bir göz atıyorlardı...

Suvankulov Kasım! adını duyunca ürperdim, gözlerimi sanki
yakıcı bir yel yaladı geçti. Elimi şimdi daha sıkı tutan Aliman da
Ana! diye fısıldamaktan kendini alamadı. Elden ne gelirdi ki. Bu
ayrılığın onun için korkunç bir şey olduğunu biliyordum ama, savaş
yüzünden ve bütün milletin isteğiyle oluyordu bu, kimse karşı
gelemezdi. Ah Aliman, benim küçük gelinim, bunun savaştan dolayı,
vatan savunması için kaçınılmaz olduğunu anlıyordu elbet, ama
kocasını çok seviyordu. Kocasını onun kadar seven bir başka kadın
tanımadım ben.

Gençlerin ancak yirmi dört saat sonra gideceklerini öğrendik. Kasım
bizi köye dönmeye razı etti. Orada kalıp üşümek, yorgun düşmek,
perişan olmaktansa, eve gitmemizi, hareket etmeden önce at koşturup
kendisinin bize mutlaka uğrayacağını söyledi. Köyümüzün ana yol
üzerinde olması da bir şans sayılırdı. Suvankul'un atını Aliman'a
verdik ve biz de bir arabaya doluştuk. Caynak ilçede kalmıştı.

Cepheye gidecek gençleri briska ile istasyona taşıyacaktı.
Gece, bomboş evimize döndükten sonra, o ana kadar güçlükle
tutabildiğim göz pınarlarımın kapaklarını sonuna kadar açıverdim.
Suvankul semavere su koydu, çok demli bir çay yaptı, yanıma oturup
bunu içmemi isterken şunları söyledi:

-Bak Tolgonay, sen ve ben kim idik? Halkımız sayesinde büyüyüp
adam olmadık mı? Öyleyse iyi ve kara günlerde beraber olacağız,
mutluluğu da, felaketi de paylaşmasını bileceğiz. Her şey yolundayken
biz de halimizden memnunduk, şimdi bir felaketle karşı karşıya isek,
herkes kendi başının çaresine baksın diyemeyiz ya. Bu, hiç de dürüst
bir şey olmaz. Ama, asıl yarın kendini tutmalısın. Aliman'ın
umutsuzluğa düşmesi başka bir şey. O, bizim hayatta gördüklerimizi
görmedi, edindiklerimizi edinemedi daha. Sen bir anasın, o ise
körpecik bir gelin. Şunu da unutma: Eğer savaş uzarsa, belki beni bile
çağırırlar cepheye. Maysalbek'in askerlik çağı da pek uzak değil.
Gerekiyorsa hepimiz birden gideceğiz. Bunlara da hazırlıklı
olmalısın...

Ertesi gün öğleden sonra askerler büyük bir kafile halinde harekete
geçmişler. Kasım ve Aliman atlarını dört nala kaldırıp en öne
çıkmışlar. Kasım, yakınlarıyla vedalaşmak için eve uğrama izni almış.
Onun için koşturup geldiler. Aliman'ın gözleri ağlamaktan şişmiş,
mosmor olmuştu. Yol boyunca ağlamıştı besbelli. Kasım, her ne kadar
kendini tutmuş olsa da bu zorlu sınav onu da perişan etmişti. Ne
maksatla bilmiyorum ama Kasım bize, biçerdöver ve traktör
sürücülerinin hasat sonuna kadar askere sevklerinin durdurulacağını
da söyledi. Bunu belki perperişan olan Aliman'ı yatıştırmak,
umutlandırmak için, belki de bu söylentiye gerçekten inandığı için
söylemiş olmalı. Uğurlamak için tren istasyonuna kadar gelmememizi
de rica etti bizden. Aliman'a ve bize çok acıdığı belliydi. Yine bunun
için olacak `sürücüler dönsün' emri vaktinde yetişirse, hemen o gün
dönüp gelebilirmiş köye...

Şimdi çok iyi anlıyorum ki bunu, Aliman'ı ve bizi düşündüğü için
söylüyormuş. Çünkü tren istasyonuna gitmek için bütün gün yol
yürümek zorundaydık. Bunu elbette yapardık, ama dönüşte nasıl
dayanırdık? Eve gelinceye kadar göz pınarlarımız kururdu
ağlamaktan. Ama o anda ona inanmıştım. Hani, ne derler: İnsanın
canı çıkmadıkça umudu da yok olmazmış. Onu ana yola kadar
uğurlamak için çıktığımız zaman ben de bu umuda kaptırmıştım
kendimi.

Yolda giderken Kasım, birlikte çalıştığı bütün arkadaşlarıyla
vedalaştı. Biçerdöverde ve buğday taşıma işinde çalışanlar koşup
gelmişlerdi. Biçerdöver yakınlardaydı. Motoru rolantide çalıştırılıp
bırakılmıştı.

Savaşa giden demircinin önce örsü ve çekiciyle vedalaştığını
söylerler. Benim Kasım da kendine göre bir zanaatçı sayılırdı.
Yardımcılarıyla, köydeşleriyle konuştuktan sonra yola bir göz attı.
Atlı, arabalı asker adayı kafilesi, önlerinde kızıl bayrak dönemece
giriyorlardı. Atının dizginini uzatarak:

-Baba, şunu tutar mısın biraz? dedi.

Atı babasının yanına bırakarak biçerdöverin yanına giden Kasım, o
koca makinenin çevresinde her tarafına baka baka dolaştı. Sonra
birden platforma çıktı ve sürücüye:

-Haydi Aşıkul, tam gaz sür! dedi. Tıpkı geçen gün yaptığımız gibi.
Motorlar birden patladı, biçerdöver gürledi, demir tırmık döndü ve
kesilen sapları kaldırıp ayıklama haznesine attı. Buğdaylar depoya
dolarken saplar saman olup savruldu... Kasım yüzünü yakıcı rüzgara
çevirmişti. Omuzlarını dik tutuyor, gülümsüyordu. Her şeyi unutmuş
gibiydi o anda. Bağıra bağıra traktör sürücüsüne bir şeyler söylüyor, o
da ona aynı şekilde cevap veriyordu. Sonra başlarını sallıyorlardı.
Tarlanın ucuna varınca döndüler ve devam ettiler biçmeye...

Biçerdöver, o koca tarlanın içinde bir tarla kuşu gibi uçuyordu. Biz
de bir an için cepheyi, savaşı unuttuk. Herkesin yüzü gülüyordu şimdi.
Ama en neşeli ve gururlu olanımız Aliman idi. Gülümsüyor ve
gelmekte olan biçerdövere doğru yavaş yavaş ilerliyordu. Karşı
karşıya geldikleri zaman biçerdöver durdu. İşte o zaman gülen yüzler
yine karardı, dondu. Çünkü, komşumuz Ayşe'nin onüç yaşındaki oğlu,
saman toplayıcı olarak durduğu yerden fırladı, Kasım'ın boynuna
sarıldı ve gözyaşları içinde öpmeye başladı. Ben, dudaklarımı
kanatırcasına ısırdım. Olanca sesimle bağırmak istiyordum ama
Suvankul'un sözlerini hatırlayarak kendimi tutabildim. Kasım, küçük
Baktaş'ı kucaklayıp havaya kaldırdı, onu yanaklarından öptü sonra
usulca sürücü yerine çıkarıp oturttu ve aşağı indi. Biz Kasım'ı yine
ortamıza aldık. Orada sürücüler ve yardımcılarıyla bir kere daha
vedalaştı. Sonra yola baktı. Büyük kafile bizim durduğumuz yerin
hizasına geliyordu. Artık daha fazla gecikemezdi.

Kasım'dan burada ayrılacaktık, ama o ayağını üzengiye atıp atına
biniyordu ki zavallı gelinim Aliman, kadın erkek yaşlıların
bulunmasına aldırmadan, bir çığlık atarak kocasının omuzlarına asıldı.
Sarsılıyordu, beti benzi sapsarıydı, yalnız gözleri parlıyordu. Onu
zorla Kasım'dan ayırdık. Bir kere daha kurtuldu elimizden. Biz
çekiyorduk, o kaçıp kurtuluyor, Kasım'ın koluna yapışıyor, bir çocuk
gibi üzengiye basmasına engel oluyor ve yalvarıyordu:

-Dur, bir dakika, sadece bir dakika daha kal!. Kasım onu öperek
yatıştırmaya çalışıyordu:

-Ağlama Aliman, ağlama, göreceksin, hemen yarın dönüp geleceğim
istasyondan, inan bana... Suvankul gelinine yaklaştı:

-Hadi Aliman, yola kadar uğurla kocanı. Biz burada vedalaşacağız,
burada ayrılacağız. Onu geciktirmek istemiyoruz.

Suvankul bu defa oğlunun elini tuttu:

-Gözlerimin içine bak oğlum.

Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.

-Anladın mı? dedi Suvankul.

-Anladım baba, dedi Kasım.

-Hadi şimdi git, Allah'a emanet ol.

Suvankul atına bindi, tırısa kaldırarak ardına bakmadan gitti. Kasım
benimle vedalaşırken:

-Maysalbek'ten mektup alırsanız bana adresini bildirin, dedi.

Kasım'la Aliman atın gemini tutarak anayola doğru yürüdüler.
Gözlerimi onlardan ayıramıyordum. Kafile uzaklaşıyordu. Aliman,
Kasım atına bindikten sonra, üzengiyi tutarak bir süre daha yürüdü.
Sonra Kasım eğilip onu öptü ve atını dörtnala sürerek uzaklaştı
oradan. Zavallı gelinim, atın kaldırdığı tozun içinde kaybolarak
koşuyor, ona yetişmeye çalışıyordu. Yanına gittim ve onu eve
getirdim.

Ertesi gün akşam üzeri Caynak tren istasyonundan döndü. Rahvan
doru, eyersiz olarak briskanın arkasına bağlanmıştı.

Bölüm 5

Uzaklarda savaş bütün şiddetiyle sürüyor, kan gövdeyi götürüyordu.
Biz ise burada işimizle savaşıyorduk? Kasım'ın tahmini de doğru
çıkmıştı. Bütün çabalarımıza rağmen biçmeyi bitiremediğimiz ekinler,
biçip de batözde tanelerini ayıklayamadığımız başaklar kar altında
kaldı. Bazı yerlerde kar patatesleri de örtmüştü. Ekin işinden göz
açamadığımız için patatesleri sökecek zamanımız olmamıştı. Kalan
erkekler de hergün birer ikişer cepheye gönderiliyordu. Sabahtan
akşama kadar kolhozda geçiyordu günümüz. Konuştuğumuz tek konu
da savaş idi. Ne oluyordu, ne olacaktı? Şimdi her evde herkesin dört
gözle beklediği kişi postacıydı.

Kasım'ın gidişinden bir hafta sonra Maysalbek'ten bir mektup aldık.
Bu onun bize yazdığı ilk mektuptu. Askerlik şubesinden kendisini ve
sınıf arkadaşlarının çağrıldığını, ama şimdilik cepheye değil, şehre
gideceklerini yazıyor, bizimle tek tek vedalaşamadığı için
üzülmememizi istiyordu.

Geleceğin ne getireceğini kimse bilemezdi ve şimdi olanları düşünüp
üzülmenin de hiçbir yararı yoktu. Önemli olan sonunda zaferi
kazanmaktı. İkinci mektubunu Novosibirisk'ten atmıştı. Burada,
Yedek Subay Okulunda kurs görüyorlarmış. Bize bir de fotoğrafını
göndermişti. Bu resmi çerçeveletip duvara astık. Biraz sararmış olsa
da, hala duruyor yerinde. Güzel bir resim doğrusu. Asker üniforması
ona çok yakışmış. Gür saçları arkaya doğru taralı, gözlerinde belli
belirsiz bir huzur, bir dalgınlık var. Onu rüyalarımda hep bu resimdeki
gibi görüyorum. Aliman Maysalbek'i sadece bir defa; nikah kıyıldığı
gün görmüştü. Ona ağabeyinin evlenmesi dolayısıyla bir günlük izin
vermişlerdi.

Aliman bu resme dikkatle bakarak:

-Ana, bu bizim Maysalbek çok yakışıklı bir çocuk. Buraya
geldiğimde taptaze bir gelin olduğum için ona dikkatle bakamadım, bu
yüzden de iyi göremedim. Ama bu resim her şeyi anlatıyor. Buraya
gelse, kendisine layık okumuş, güzel bir kızla onu eversek? Ne iyi
olurdu değil mi ana?

Onu başımla onaylıyor, o güzel günlerin gelmesi için dua ediyor,
dalıp gidiyordum.

Kışın ortalarına kadar biraz sakindim. Oğullarımdan mektup alıyor,
sağ olduklarını öğrenip şükrediyordum. O günler de Kasım'dan bir
mektup gelmişti. Bu mektubunda cepheye hareket ettiklerini
bildiriyordu. Bunu okuyunca bütün bedenimi bir korku sardı, kalbim
ise duracakmış gibi oldu. Bu yetmiyormuş gibi, aynı günlerde
Suvankul'u da sık sık çağırmaya başladılar askerlik şubesine. Adam
azlığı yüzünden, yazı-çizi işlerinde olsun, komisyonlarda ya da türlü
denetim işlerinde olsun, çok görev veriyorlardı ona. Oraya gidip
gelmeler sırasında kolhozdaki işler birikiyor, o da onların üstesinden
gelebilmek için durup dinlenmeden çalışıyordu. Kolhozdaki işi
önemliydi ve bundan dolayı onu askere çağırmayacaklarına
inanıyordum. Başkarması, ekip başı olmayan bir kolhoz, eli ayağı
olmayan insana benzerdi. Ama, çok yanılmışım. Onu da çağırdılar!
Harmanda, karlar altında kalan başakları kurtarmaya, taneleri
çıkarmaya çalışırken aldım kara haberi. Haberi duyar duymaz
dirgenimi samana sapladım, buz gibi olmuş sapını tutarak başımı
yasladım ve hiçbir şey düşünemeden öylece donakaldım bir süre.
Bundan sonra ne yapardık, nasıl yaşardık biz? İki oğlum cephedeydi,
işte şimdi kocam da gidecekti...

Suvankul geldi. Hiçbir şey söylemeden atından indi, sonra bana iyice
sokularak:

-Hadi Tolgonay eve gidelim, benim için öte-beri hazırlayacağız,
dedi.

Yolda rahat rahat konuşalım diye beni atına bindirdi, kendisi ise
yanında yürümeye başladı. Ama konuşamıyorduk, aramıza yerleşen
dev bir sessizlik konuşmamıza engel oluyordu sanki. Oysa birbirinize
söyleyeceğimiz şeyler öyle çoktu ki... Ağzımızı açamıyordu, bir tek
kelime söylemek için sonsuz bir çaba göstermemiz gerekiyordu. Ben
atın üzerinde, o yaya, öylece ilerliyorduk. Kara bulutlar gökyüzünü
kaplamıştı. Sarı Vadi'den soğuk kuzey rüzgarı kopmuş geliyordu.

Yağışı haber veren bu rüzgarla devedikenleri bükülüp hışırdıyor, bir
kar fırtınasının kopması yakın görünüyordu. Çevreme bir göz attım:
Ufuklarca uzanan tarlalar ıpıssızdı ve insana kasvet veriyordu. Ne bir
insan karaltısı, ne kımıltı ne de ses vardı. Hava soğuk ve bulanıktı.

Yanımda yürüyen Suvankul sigara üstüne sigara yakıyordu. Bir ara
elimi tuttu ve konuşabildi:

-Üşüdün mü Tolgonay, elin buz gibi?

Cevap vermedim. O bir şeyler söylemeye çalıştı, ama yine sustu.
Belki kafasından geçenleri söyleyecekti bana, düşüncelerini
paylaşacaktı. Belki şöyle diyecekti: Görüyorsun ya Tolgonay,
çocuklarımın ardından ben de gidiyorum. Kaderim ne olacak? Döner
miyim, dönmez miyim bilemem. Eğer dönmemesiye gideceksem, bu
seninle son görüşmemiz olacak. Ne yapalım, kader böyleymiş... Ama
seninle çok yıllar geçirdik. Karşılıklı sevgi ve anlayış içinde geçti
evliliğimiz. Eğer birbirimizi kıracak davranışlarımız olmuşsa;
unutalım bunları. Birbirimizi can ve gönülden bağışlayalım. Hiç kimse
kendi yazgısını bilemez...

Aslında bunlar benim düşüncemdi, onun neler söylemek istediğini
bilemiyordum. Dönüp dönüp yüzüme bakıyor, dudaklarını ısırıyor ve
sonra yine sessizliğe gömülüyordu. Birden, onun kara bıyıklarında, ilk
defa, isyan etmiş gibi ağaran, gümüş rengini alan bir kıl gördüm.
Bu tarlada Suvankul'a ilk karşılaştığımız günleri de hatırlıyordum.
Sonra tam yirmi iki yıl onu terimizle suladığımızı, bir yandan
çocuklarımızı büyütürken, öte yandan kan ter içinde kalarak tohum
ektiğimizi...

Bütün hayatım gözlerimin önünde canlanıverdi. Böyle bir
beraberlikten sonra bizi ayıracaklarını, hele bir daha hiç
görüşmemesiye ayıracaklarını, hiç bilemez, hiç düşünemezdim. Yine
hatırlıyorum: Hasadın ilk gününde, yine atla ve yine bu yoldan
dönmüştük köyümüze.

Köyün kenarından yapımı yarım kalan mahalleyi ve yeni yolu da
görmüştüm. Aliman ve Kasım'ın evlerini yapacağımız arsadaki taş ve
kerpiçleri de. İşte şimdi de görüyorum onları. İçim hüzünle doldu.
Hıçkırıklar içinde atın boynuna abandım. Öylece giderken, ağladım...
ağladım...

Yanımda sessizce ve sabırla ilerleyen Suvankul:

-Ağla Tolgonay, ağla, dedi. Dök içini. Burada kimsecikler yok. Ama
bundan sonra başkalarının önünde gözyaşlarını gösterme. Çünkü sen
baybişesin, evin reisi. Aliman ve Caynak'ın anasısın. Bu kadar da
değil, artık kolhozda benim yerime sen ekipbaşı olacaksın. Bu görevi
verebilecekleri senden başka kimse yok.

Bu sözlerden sonra ağlamam daha da arttı, gözyaşlarım çeşme gibi
aktı.

-Yerin dibine batsın ekipbaşılık! Bunun sırası mı şimdi! Hiçbir şey
istemiyorum ben. Bu sözleri duymak da istemiyorum.
Ama daha o akşam çağırdılar beni kolhoz idare merkezine. Yeni
başkarmamız Usanbay, cepheden geri gönderilen bir yaralı, Suvankul
ve birkaç ihtiyar oradaydılar. Usanbay hemen konuya girdi:

-Bak Tolgonay teyze, istesen de istemesen de yapacaksın bu işi.
Hemen yarın bir erkek gibi kemerini sıkacak, ekipbaşının atına
atlayacaksın. Bu arada bizim topraklarımızı, sularımızı, köylülerimizi
senden iyi bilen, senden iyi tanıyan hiç kimse yok. Sana güveniyoruz,
çünkü en iyi ekipbaşımız da sana güveniyor. Ne yazık ki onu,
yüreğimiz kan ağlayarak bugün cepheye uğurlayacağız.
Elimizden hiçbir şey gelmiyor. Hemen yarından itibaren işe
dört elle sarılmalısın Tolgonay teyze.

Köyün yaşlıları da bazı öğütlerde bulundular. Kısacası sonunda beni
razı ettiler. Hem onları nasıl reddedebilirdim ki? Ne günlerde, hangi
şartlarda yaşadığımızı çok iyi biliyordum. Hem bunu benden, sevgili
kocam da istiyordu, belki son isteği olacaktı bu.

O gece Suvankul yatıp uyuyamadı. İş konusunda birçok öğütlerde,
uyarılarda bulundu: İşe, tohumlukları hazırlamakla başla, dedi. Yük
ve çekim hayvanlarını dinlendir. Pullukları, pulluk soklarını,
tapanlama, tırmıklama araçlarını tamir ettirmelisin. Çok çocuklu
aileleri, özellikle de yaşlıları gözetmelisin... Şunları şöyle şöyle...
bunları böyle böyle yapmalısın...

Ah benim iyi yürekli, her şeyi düşünen sevgili eşim, can yoldaşım...
O gece fırtına sabaha kadar dinmedi. Rüzgar bacada durmadan
uğuldadı.

Nihayet, anayola kadar uğurlanmak sırası Suvankul'a da gelmişti. O,
kendi yaşındakilerle birlikte Caynak'ın briskasına bindi. O fırtınalı
günde hareket ettiler ve az sonra da tipiden görünmez oldular. Tanrım,
O ne müthiş bir soğuktu! Ustura gibi kesiyordu insanın suratını.
Yavaş yavaş eve doğru yürüyordum. Hıçkırıklar içinde, her dakika
dönüp arkama baka baka, eve geldim.

O günden itibaren, başkarmanın dediği gibi, kuşağımı sımsıkı
bağladım, atıma atladım ve ekipbaşı görevime başladım.
Ekipbaşılık bugün de çok güç bir iş ama işe yeni başladığım
zamanlar bin beterdi. Köyde hiç sağlam adam kalmamıştı.
Kalanların hepsi ya sakat, ya hasta idiler. Kadınlara, genç kızlara,
çocuklara, çok yaşlılara düşüyordu bütün işler: Ürün olarak
tarladan ne kaldırırsak hepsini orduya gönderiyorduk. Araç, gereç
bakımdan da acınacak haldeydik: Tekerleksiz arabalar, kopuk
hamutlar, çürük iplerle dikilmiş ya da yapılmış koşumlar...
Demir dövmek için kömür de bulamıyorduk artık. Demirci
atölyesinin ocağını yakmak için yaz sıcağında kuruyup kalmış
dikenleri, çalıları toplamaya başladık.

Hayat çok zordu, eskisine hiç benzemiyordu. Açlık, her kapıya gelip
dayanmıştı. Bütün bunlara rağmen son gücümüzle tarlayı işlemekten,
olabildiğince ürün devşirmekten geri kalmadık. Kimilerini tatlı sözle, kimilerini
sert çıkışlarla yola getirdik. Bu yüzden kaç defa kaç kişiyle saç
saça baş başa kapışacak hale geldim!. Öyle günlerde belli oluyordu
insanın iyisi ve kötüsü. Ben yine de her zaman köyümüz insanlarını
yerlere kadar eğilerek selamlamaya hazırım. Çünkü, dağılmadılar, her
şeye rağmen dayanışmayı bırakmadılar ve gerçek birliği gösterdiler. O
günün kadınları bugünün nineleri, çocukları ise anne-baba oldular.

Herhalde bu çocuklar o günleri unutmuşlardır, ama ben onları ne
zaman görsem, o günlerdeki durumları canlanıyor gözümde: Aç,
çıplak, perişan... Kolhozda canla başla çalışmaları, tarifsiz acılar ve
gözyaşları içinde zaferi bekleyişleri... Ama o halleriyle ne işler
başardıklarını kendileri bilmezler. Nice güçlüklerle boğuşmak
durumunda kalmış, nice ağırlıkların altında belim bükülmüş olsa da, o
günlerde onlara ekipbaşı olmaktan hiç şikayet etmiyor, bundan gurur
duyuyorum.

Her zaman şafakla beraber ayakta, kolhozun avlusunda olurdum.
Sonra bütün gün at üstünde dolaşırdım: Bozkırdan vadilere,
vadilerden dağlara, her yere giderdim. Akşamları geç saatlere
kadar kolhozun idare odasında kalırdım. Böylece, günün nasıl akıp
geçtiğini anlayamazdım bile. Belki kendimi böylesine işe vermek
kurtarmıştır beni. Gün geldi, her şey canlarına tak ettiği için, bana
küfür mü etmediler, imiğime mi yapışmadılar, işi mi terketmediler...
İşte bütün bunlar için de kimseye dargın değilim. Böyle güç
durumlarda Caynak'ın ve Aliman'ın üzerine biraz daha fazla yük
biniyor, yapılamayan işleri de onlara veriyordum. Evlatlarım, gece
gündüz durup dinlenmeden çalıştılar. Yakınlarımı, canlarımı böylesine
zora soktuğuma, dayanılmaz işlere sürdüğüm için de pişman değilim.
Böyle yapmasam, acılara, korkulara dayanamaz, ezilirdik: Evin üç
erkeği cephedeydi. Bunları düşünmeden edemiyorduk. İki aydan beri
Kasım'dan mektup gelmiyordu. Bu yüzden Aliman'la göz göze
gelmekten kaçınıyor, bu konunun açılmasından, Kasım'a ne oldu?
diye ağzımdan bir laf kaçırmaktan korkuyordum. Havadan sudan,
günlük işlerden söz ediyorduk hep. Sözde Kasım'ı andıracak hiçbir
imada bulunmamaya çalışıyorduk.

Bir kış sabahı, demirhaneye gitmek, nallanacak kolhoz atları için
yardım etmek üzere evden çıktım. Ne göreyim? Başkarma Usanbay,
atını bana doğru dörtnala koşturmuyor mu! Elinde avuç içi kadar bir
kağıt olduğunu da görüyordum. Yanıma gelip durdu, bu kağıdı bana
uzattı, Acele telgrafın var dedi. Telgraf!

Nefesim kesilecekti nerdeyse. Demirhaneden çekiç sesleri
geliyordu kulağıma, ama çekiçler örse değil de benim göğsüme
göğsüme iniyordu sanki. Herhalde limon gibi sararmış olmalıyım.

-Neyin var Tolgonay teyze? dedi başkarma. Korkma, telgraf
Maysalbek'ten geliyor. Novosibirisk'ten çekilmiş. Gel hadi, korkma, al
telgrafını, dedi ve eyerden eğilip kağıdı bana verdi:

-Hemen tren istasyonuna git, oğlun oradan geçecek ve geçerken seni
görmek istiyor. Senin için bir araba koşmalarını, atlar için arabaya ot
ve yulaf koymalarını emrettim. Daha ne duruyorsun Tolgonay teyze,
eve gidip biraz hazırlık yapmayacak mısın?

Tepeden tırnağa mutluluğa gömülmüş gibiydim. Sevinç ve
heyecandan uçacaktım nerdeyse. Ne yapacağımı bilemeden demirci
dükkanına girdim. Demirci ve nalbantlar:

-Hadi şef, hadi! dediler. Bu işleri sensiz de yaparız biz. Geç kalma,
istasyona git sen...

Eve doğru koştum. Kafam karmakarışıktı. Ama bir şeyi iyi
anlamıştım: Maysalbek tren istasyonuna gelmemi istiyordu... Beni
görmek istiyordu! Koştum, ter içinde kaldım. Bir yandan da sayıklar
gibi konuşuyordum:

-Ne istiyor canım evladım? Beni görmek istiyor. Seni görmek için
bin kilometre koşarım ben! Kanatlanırım da gelirim!.. Ah analar...
analar... Oğlumun istasyondan nereye gideceğini soramamıştım
kendime.

Eve geldim ve ona yol yemeği hazırlamaya başladım. Hamur aşı
yaptım, et kızarttım. Herhalde yanında arkadaşları da vardı, onlara da
verecekti bu yiyeceklerden. Onun için bol bol pişirdim her şeyi. Sonra
hepsini heybeye doldurdum.

Aynı gün Aliman'la birlikte istasyon yolunu tuttuk. Önce
istasyona Caynak'la gitmek istemiştim, ama Caynak kabul
etmedi:

-Olmaz ana, dedi, sen Aliman'la git, ben işlerin başında kalayım,
böylesi hem daha iyi, hem daha doğru olur.

Daha sonra küçük oğluma hak verdim. O henüz çocuktu ama, hiç de
aptal değildi. O son günlerde Aliman'ın ne bunalımlar geçirdiğini, ne
acılar ve korkular yaşadığını görüp anlıyordu... O sırada Aliman ot
anbarındaydı. Oraya koşup sevindirici haberi ona kendisi verdi. Ah,
ah... Gelinimin heyecanını görmeliydiniz. Son zamanlarda onu hiç bu
kadar sevindiren bir şey olmadı. Mutluluktan uçacaktı nerdeyse.
Gözleri ışıl ışıl, yanakları al al olmuştu. Benden daha çok
sabırsızlanıyor ve beni sıkıştırıyordu:

-Hadi anacığım, işte kürkün, işte yün şalın, çabuk giyin,
gidelim hemen...

Giderken yerinde duramıyordu:

-Daha hızlı! Daha hızlı! diye bağırıyordu sürücüye. Bununla
da yetinmiyor, arabacının elinden dizginleri kaparak atları dehliyor,
kamçıyı şaklatıyordu.

Araba kalınlaşan ve katılaşan kar üzerinde hızlı gidiyor, atlar keyifle
tırısa kalkıyor, tekerleklerin sağır edici takırtıları yeni yağlanmış
dingillerde boğuluyordu. Yol boyunca kar yağışı devam etti. Düzenli,
güzel yağıyordu. Ama hava soğudu, hafif don yapmaya başladı.
Aliman'ın üstü başı kar taneleriyle süslenmiş, öyle güzel görünüyordu
ki... Başının üzerinde kalınca bir kar örtüsü oluştu. Şalını, savruk saç
örgülerini, yakasını örtüyordu bu kar. Teni buğday rengindeydi,
yanakları gül gibi al al olmuştu. Kömür gözleri ışıl ışıl parlıyor, beyaz
dişleri daha parlak görünüyordu. Her şeyiyle cıvıl cıvıldı. Gencecik
bir kadına her şey, kar bile çok yakışıyor, yaraşıyor. Yol boyunca hep
konuştu. Neler söylüyordu neler... Ana, diyordu. Maysalbek trenden
inince benim kim olduğumu sakın söyleme, bakalım tanıyabilecek mi?

Az sonra bu fikrinden vazgeçiyor, Maysalbek'e arkadan yavaşça
sokulacağını, elleriyle gözlerini kapatacağını, kim olduğunu
soracağını söylüyordu. Ne derdi Maysalbek? Herhalde biraz korkardı
ve bu aptalca şakayı yapanın kim olduğunu sorardı... Aklından
geçenleri yüksek sesle söylüyor, sonra da bu düşüncelerine katıla
katıla gülüyordu. Ah Aliman! Güzel gelinim, sevgili küçük gelinim!
Onun böyle davranmasının, böyle düşünmesinin sebebini bilmediğimi
mi sanıyordu? Zaten kendini ele vermekte de gecikmedi. Birden
gülmeyi bıraktı ve hafif sesle mırıldandı:

-Maysalbek Kasım'a çok benziyor... İkiz gibi benziyorlar birbirlerine
değil mi?

Ben işitmezlikten geldim. Şimdi yine susuyordu. Besbelli gizli
düşüncelerine dalıp gitmişti. Az sonra genç sürücünün elinden
dizginleri yine kaptı. Aydaa! Aydaaa! diye atları dörtnala kaldırdı.
İstasyona geldiğimiz zaman akşam olmuştu. Araba durur durmaz
ikimiz birden atladık, demiryoluna doğru koşmaya başladık. Sanki
Maysalbek'de tam o sırada gelecekmiş gibi... Ama, ortalıkta
kimsecikler yoktu. Sağa, sola, her tarafa baktık. Sonra, üzüntüler
içinde, iki öksüz gibi kalakaldık. Ne yapacağımızı, nereye
gideceğimizi bilemiyorduk. Rayların, traverslerin arasından
dondurucu bir karayel koşuyordu. Büyük gıcırtılar ve takırtılar
çıkararak manevra yapan bir lokomotif, üzerleri kırağı kaplı,
tekerlekleri donup raylara yapışmış vagonları yerlerinden söküp ileri
geri götürüyordu. Rüzgar elektrik tellerinde uğul uğuldu.

Biz o güne kadar istasyona tren beklemeye, tren karşılamaya hiç
gitmemiştik. İlgili memurlara sorup bilgi almak da gelmiyordu
aklımıza... Bu sırada bir siren sesi işittik, hemen ardından bir trenin
istasyona girmekte olduğunu gördük:

-Ana, geliyor! İşte geliyor! diye bağırdı Aliman. Bütün vücudum
tiril tiril titredi. Bir korku, bir kuşku düştü yüreğime... Tren hızla
yaklaştı, lokomotif bizim önümüzden ve karları savura savura geçti,
az sonra durdu. Biz katar boyunca koşmaya başladık. Vagonlar
tıklım tıklım doluydu. Kadınlar, çocuklar ve pek çok da asker
vardı. Kimdi bu askerler? Nereden gelip nereye gidiyorlardı?
Hemen her vagonun önünde durup soruyorduk:

-Suvankul ov Maysalbek var mı? Allah aşkına söyleyin, Suvankul
ov Maysalbek bu trende mi? Bazıları bilmediklerini söylediler,
bazıları cevap bile vermedi. Bazıları da alaylı alaylı güldüler
yüzümüze.

Biz vagondan vagona koşarken tren hareket etti. Bu istasyonda
sadece üç dakika durmuştu. Sanki elimizdeki kuşu kaçırmış gibi
olduğumuz yerde kalakaldık. İşte o sırada, sırtında siyah bir
gocuk, ayaklarında keçe çizme bulunan yaşlı bir Rus demiryolcu bize
yaklaştı. Aslında trenin gelişi sırasında da farketmiştim onu. Bize kimi
beklediğimizi sordu. Ona uzun uzun anlattık, sonra da Maysalbek'ten
gelen telgrafı gösterdik. Gözlüğünü takıp, dudaklarını kımıldata
kımıldata, ama sessiz, telgrafı okudu ve şöyle dedi:

-Oğlunuz askeri katarlardan biriyle gelecek, ama hangi katarla
geleceğini ve buradan hangi saatte geçeceğini bilemem. Eğer bir
gecikme olmazsa, bu gece veya yarın erken saatlerde bir askeri tren
geçecek. Belki geçmiştir de, bilemem. Hergün geçiyor bu trenler.
O yandan bu yana, bu yandan o yana durmadan geçip gidiyorlar.
Ekspres trenler bunlar...

Tam bir hayal kırıklığına uğramıştık. Tarifsiz üzüntüler içindeydik.

-Ah bu savaş! Bu savaş! diye iç çekti demiryolcu. Bu savaş her şeyi
alt üst etti. Neyse, rüzgarın altında dikilip durmayın, bekleme
salonuna gidin. Orada oturur, beklersiniz, tren geçerken de çıkıp
bakarsınız. Başka yapabileceğiniz bir şey yok. Bekleme salonunda
bankların üzerine uzanmış on kadar insan vardı. Hayat onları yoldan
yola, istasyondan istasyona atmış ve sanki çile dolduruyorlardı. Galiba
alışkındılar bu hayata. Orada kendi evlerindeymiş gibi rahat hareket
ediyorlardı. Birkaçı mışıl mışıl uyuyor, ötekiler sigara içip sohbet
ediyorlardı. Bir köşede iki kişi madeni bardaklarla çok sıcak bir
şey içiyorlardı. Üfleye üfleye içmelerinden belliydi içtikleri suyun çok
sıcak olduğu. Bir adam da gitarının tellerine hafif hafif dokunuyor,
kısık bir sesle şarkı mırıldanıyordu.

Şişesi kırık ve kirli bir gaz lambası tüte tüte yanıyor ve cılız bir
ışık veriyordu. Gölgeli tarafa bir göz attık ve orada bir bankın
uç tarafına henüz oturmuştuk ki bir trenin gelmekte olduğunu
duyup fırladık dışarıya. Rüzgar kürkümüzün eteklerini, kol
ve yakalarını savuruyordu. Bir yük treniydi gelen. Vagonlarda
ne asker görünüyordu ne sivil. Biz yine de vagondan vagona
koşarak bağırmaya başladık:

-Suvankulov Maysalbek var mı?

-Suvankulov Maysalbek trende mi?

Bize hiç karşılık veren olmadı. Çaresiz, yine bekleme salonuna
döndük. Orada bulunanların hepsi şimdi horul horul uyuyorlardı.
Aliman:

-Ana, sen biraz uzan, dinlen, dedi... ben gelen trenleri gözlerim.
Başımı gelinimin omuzuna yasladım, sözde biraz kestirmek istedim,
ama ne gezer! Uyumam mümkün değildi... Trenin yaklaştığını yalnız
kulağımızla değil, yüreğimizle, zihnimizle algılıyor, kilometrelerce
uzakta olsa da yer sarsıntısını ayaklarımızın altında hissediyor,
döşeme belli belirsiz sarsıldığı bir sırada fırlayıp çıkıyorduk
dışarı. Trenin hangi yönden geldiğine bakmıyorduk bile.

Heybeyi kaptığımız gibi yol kenarında buluyorduk kendimizi.
Trenler geldi geçti, Maysalbek hiç birinde yoktu... Tam gece yarısında
yer bir kere daha sarsıldı, biz bir kere daha dışarı fırladık. Karşılıklı
olarak iki tren birden giriyordu istasyona. İki yönden gelen keskin
düdük sesleri doldurdu kulaklarımızı. İki yol arasında şaşıp kalmıştık.
Her iki tren kulakları sağır eden gıcırtılarla ve sirenlerle, yavaşlamak
şöyle dursun, hızlarını daha da arttırarak geçip gittiler. Vagon
tekerlekleri gurul guruldu. Rüzgar uğulduyor, bizi kar çevrintisiyle
kuşatıyor ve sanki vagonların altına çekmek istiyordu.

-Ana, ana! diye bağırdı Aliman. Beni fener direğine doğru
çekerek sımsıkı kucakladı ve hiç bırakmadı.

Ben, yıldırım hızıyla geçen pencerelerden gözümü ayıramıyordum.
Eğer Maysalbek oradaysa ve ben görmeden geçip giderse, diye,
yüreğim hop inip hop kalkıyordu. Raylar, kaçan tekerleklerin altında
inim inim inliyor, oğlum için kaygılar altında ezilen yüreğimi de inim
inim inletiyordu. Ve trenler, arkalarında oluşan kar çevrintilerini de
çekip götürerek geçtiler. Biz uzunca bir süre fener direğine tutunarak
öylece kaldık.

Şafak vaktine kadar bir dakika oturamadık. Gelip geçen trenler
boyunca bir sağa, bir sola koştuk durduk. Tam güneş doğarken ve
fırtınanın ansızın dindiği bir sırada, çok tuhaf bir tren geldi istasyona:
Vagonların yanları yanmış, çatıları delik deşik olmuş, kapıları
uçmuş!... Katar boyunca tek canlı görünmüyor. Bütün vagonlarda bir
ölü sessizliği, bir yanık kokusu var. Kömür haline gelmiş döşemelerin,
erimiş boruların, kavrulmuş boyaların kokusu... Dün bizimle konuşan
demiryolcu, elinde bir fenerle bu trene yaklaşırken Aliman sordu:

-Ne biçim tren bu? Ne olmuş bu trene?

-Bombalanmış, düşman bombalamış, diye fısıldadı demiryolcu.

-Peki nereye götürüyorlar bu vagonları?

-Tamir atölyesine, tamir edecekler.

Onların konuşmasını dinlerken, o bombardıman sırasında bu
vagonlarda bulunanların canhıraş seslerini duyar gibi oluyordum:
Duman ve alevler arasında bağrışanları, ayaklarını kollarını yitirenleri,
kulakları sağır, gözleri kör kalanları, acılar içinde kıvrananları ve
nihayet canlarını yitirenleri... Ama bu bombalar, uzaktaki savaşın
buralara kadar uzanmış bir yankısıydı sadece... Ya cephede, asıl
savaşın olduğu yerlerde neler oluyordu, neler?

Yanık vagonlardan oluşan o katar istasyonda uzun bir süre kaldı.
Sonra, melankolik bir gıcırtıyla yerinden kımıldadı ve bilemeyceğim
bir yöne doğru hareket etti.

Yüreğim kaygılarla dolu olarak, giden trenin ardından bakakaldım:
Maysalbek de oraya, bu trenin bombalandığı yere gidecekti. Ya
Kasım? Ya Suvankul? Mektubunda Riazan yakınında olduğunu
yazıyordu. Bu şehir cepheye pek uzak değildi galiba... Ortalık
aydınlandı. Artık bizim de dönmemiz gerekiyordu. Atların yiyeceği
bitmiş, bir tutam ot kalmamıştı. Ama ya Maysalbek geçmemişse,
bundan sonra geçecek trenlerden birindeyse? Onu, yüreğimiz
ağzımıza gelerek bunca saat bekledikten sonra görmeden
nasıl gidebilirdik? Bu soru ikimizin de aklından çıkmıyor, dönmeyi
hiç istemiyorduk.

Dün olduğu gibi hava yine rüzgarlı ve soğuktu. Buraya boşuna
Rüzgarların Kervansarayı dememişler! Birden bire gökyüzünü
kaplayan bulutlar dağılıverdi, güneş bütün parlaklığıyla çıktı ortaya.
Ah, ah! Bulutların ardından çıkıveren şu güneş gibi oğlum da
gözümün önünde parlayıverse, bir kerecik, sadece bir kerecik
görünüverse!. diyordum içimden.

Tam bu sırada uzaklardan bir tren sesi duyduk. Doğudan geliyordu.
İki uzun ve keskin düdük sesiyle iyice yaklaştığını belli etti.
Ayaklarımızın altındaki toprak bir kere daha sarsıldı, raylar bir kere
daha homurdandı. Ard arda koşulmuş iki lokomotif, buhar ve duman
püskürterek büyük bir uğultu ile geçtiler. Tekerleklerden kıvılcım
saçılıyor, ocaktan kor olmuş kömürler dökülüyordu. Bu iki
lokomotifin ardından üstü açık vagonlar görüldü.

Bu vagonlara yüklenmiş tank ve topların üzerleri branda beziyle
örtülüydü, aralarında da ağır kürklerine bürünmüş tüfekli askerler
nöbet tutuyordu. Sonra, kapalı vagonların aralık kapılarından askerleri
gördük. Vagonlar hızlı hızlı geçiyor ve her vagonla birlikte yine hızlı
hızlı kaputlar, yüzler görünüp kayboluyor, eksik heceli bir şarkı
kelimesi, bir balalayka ve akordeon sesi duyuluyordu. Onlara
bakmaktan bulunduğumuz yeri unutmuştuk. Bu sırada, elinde
sarıkırmızı bayraklar tutan bir adam koşup yanımıza geldi ve ağzını
kulağıma dayayarak bağırdı:

-Tren durmayacak! Durmayacak! Çekilin rayların üzerinden, başka
tren geçecek bu yoldan, çekilin! Böyle dedi ve bizi kenara doğru itti.
İşte tam bu anda, hemen yakınımızda bir ses, bütün sesleri bastırarak
kulağıma çarptı:

-Anaaa!... Alimaaaaan!...

Allahım! Allahım! Maysalbek idi bu! Tam yanımızdan hızla
geçiyordu. Kapı penceresinden beline kadar dışarı sarkmış, bir eliyle
kapıya tutunuyor, öbür eliyle asker şapkasını sallıyordu. Bağıra bağıra
bir şeyler söylüyor, bize veda ediyordu. Ben sadece Maysalbeek!
Maysalbeek! diye olanca sesimle bağırdığımı hatırlıyorum. Ama, o
çok kısa zamanda, oğlumu şaşılacak kadar net bir şekilde
görebilmiştim. Rüzgar saçlarını karıştırmış, kaputunun yakasını
kanat gibi sallıyordu. Yüzünde ve gözlerinde hem sevinç vardı
hem keder, hem acıma vardı hem de veda bakışları! Onu gözümden
hiç ayırmadan koşmaya başladım. Trenin son vagonu büyük bir uğultu
ve takırtıyla beni geçip gittikten sonra da traverslerin üzerinde
koşmaya devam ettim. Sonra... sonra düşüp kaldım. Yolun üzerinde
inim inim inliyor, ağlıyordum. Oğlum savaş meydanına gidiyordu ve
ben onu, donmuş rayları kucaklayarak, sıkarak uğurluyor, veda
ediyordum!

Tekerleklerin rayları döverken çıkardıkları takırtılar gittikçe
uzaklaştı ve sonra duyulmaz oldu. Ben, bunca yıl sonra hala, zaman
zaman o trenin o gürültü ile geçişini duyar gibi olurum, vagon
tekerleklerinin çıkardığı o takırtılar kulaklarımda yankılanır durur.

Aliman, düşüp kaldığım yere geldiği zaman kendi gözyaşlarında
boğulmuş gibiydi. Eğilip beni kaldırmak istedi ama kaldıramadı.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, elleri kolları tiril tiril titriyor ve beni
kaldıracak gücü bulamıyordu kendinde. O sırada, o istasyonun kadın
makasçısı da geldi. Bir Rus idi. O da bana, tıpkı Aliman gibi ana!
ana! diyor, beni kucaklıyor ve benimle birlikte ağlıyordu. Sonunda
ikisi güçlerini birleştirip beni kaldırabildiler, raylardan uzaklaştırdılar.
İstasyona doğru yürürken Aliman bana bir asker şapkası uzattı:

-Al ana, al bunu. Maysalbek sana bıraktı.

Ben onun bulunduğu vagonun peşinden koşarken elinde salladığı
şapkasını bana attığını böylece öğrenmiş oldum.

Dönüş yolunda arabada otururken, o şapkayı kalbimin üstüne sımsıkı
bastırdım ve hiç unutmadım. O şapka hala bende, evimizin duvarında
asılı duruyor.

Haki renkli, kulaklıklı; bildiğimiz asker şapkalarından biri:
Alnın biraz yukarısına rastlayan yerinde bir yıldız var. Bazen o
şapkayı ellerime alır, yüzüme sürerim ve oğlumun kokusunu bulurum
onda.

Bölüm 6

-Söyle bana toprak ana, oğlunu bir kerecik, bir anlık görebilmek için
böyle tarifsiz acılara gömülen bir ana nerede, ne zaman görülmüştür?

-Ben görmedim, duymadım Tolgonay. Zaten dünya dünya olalı
böyle bir savaş da görmedi.

-Bari ben, oğlunun yolunu böyle gözleyen anaların sonuncusu
olsam... Allah hiç kimseye demir rayları kucaklatmasın, hiç kimsenin
başını traverslere vurdurtmasın.

-Köyüne döndüğün zaman ta uzaklardan oğlunla görüşemediğini
herkes anlamıştır. Betin benzin sapsarıydı. Gözlerin uzun bir
hastalıktan kalkmış gibi göz çukurlarına iyice gömülmüştü.

-Keşki bir ay yataktan kalkmamış bir hasta olsaydım da, o hale bu
yüzden düşseydim!

-Zavallı Tolgonay, iyi hatırlıyorum, o yıl saçların bembeyaz
olmuştu. Oysa eskiden ne güzel kara saçların vardı! Saç örgülerin ne
kadar sık, ne kadar ağırdı! O yıl pek sessiz, pek ağır başlı idin. Buraya
gelir, dudaklarını sıkar ve hiçbir şey söylemeden giderdin. Ama ben
seni anlıyor, gün geçtikçe her şeyin daha zor, dayanılmaz hale
geldiğini gözlerine bakıp görüyordum.

-Evet toprak ana, insan istemeden düşüyor o hallere. Bari o
dayanılmaz acıları çeken yalnız ben olsaydım, başkaları çekmeseydi!
diyorum. Ama, savaşın kanlı pençesini boğazına geçirmediği bir tek
aile, bir tek insan yok! Hele o kara haberi, ölüm haberini bildiren o
kağıtlar yok mu, insanı canevinden vuruyor, öfke ve kin bakışlarını
donuklaştırırken, yüreğini parça parça ediyordu. Bir günde iki-üç kara
haber birden geliyordu köye. İki-üç haneden birden hıçkırıklar,
kargışlar, yürek paralayan ağıtlar yükseliyordu. İşte öyle zamanlarda,
o kara günlerde, ekipbaşı olduğum için bugün gurur duyuyorum.

Kendi felaketimi, kendi acılarımı, halkın acılarıyla bir tutup, acıyı,
açlığı, dondurucu soğukları paylaşıyordum köydeşlerimle. Ben bunun
için dayanabildim, bunun için ayakta kalabildim. Başkaları için de
dayanmam gerekiyordu. Öyle olmasa, çoktan eriyip gider, çiğnenip
gider, toza toprağa karışmış olurdum. Bir savaşın haklısı, galibi
olabilmek için, sonuna kadar savaşmak ve yenmekten başka çare
olmadığını ben işte o zamanlar anladım. Ya savaşacak, yenecektik, ya
da ölecektik! İşte, sevgili toprağım, seni rahatsız etmemek için buraya
binek atımla gelir, acılarımla acılandırmamak için seni sessizce
selamlar ve yine sessizce dönüp giderdim...

Bölüm 7

Haftalar, aylar sonra bir gün Kasım'dan mektup geldi. Bu mektubu
kaptığım gibi atıma atladım, yola bakmadan, dere tepe demeden dört
nala sürdüm. Aliman ve Caynak tarlaya gübre atıyorlardı. Ta uzaktan
bağırdım onlara:

-Süyüncü!(Sevinçli haber, sevince, müjde.) Süyüncü!' iyi haber!

O büyük sevinci onlara bir an önce duyurmamak, onlarla
paylaşmamak olacak şey mi! Kasım'dan bir satır mektup; bir satırlık
haber almayalı iki ay olmuştu.

Mektubunda iki defa Moskova savaşına katıldığını ve her iki
çarpışmadan yara almadan çıktığını yazıyordu. Almanları
püskürttüklerini, onlara iyi bir sille vurduklarını, bundan sonra
da alaylarının geriye gönderildiğini bildiriyordu.

Aliman'ın nasıl sevindiğini görmeliydiniz. Arabadan atlamış,
koşarak Caynak'ı geçmişti:

-Ah anam, dudağına acı değmesin, ağzın bal olsun! diyordu.
Titreyen eliyle mektubu aldı, mutluluktan uçuyor, kendinden geçiyor
ve okuyamıyordu. Durmadan:

-Yaşıyor! Yaşıyor! diyordu sadece.

Tarlada çalışan öbür kadınlar da gelmiş, onu ortalarına almışlardı.

-Hadi Aliman, oku şu mektubu, kocan ne yazıyor öğrenelim, belki
bizim çocuklardan da bir haber vardır...

-Okuyacağım canlarım, şimdi okuyacağım, diyor, ama bir satır bile
okuyamıyordu.

Sonunda Caynak dayanamadı:

-Ver şunu, dedi, yüksek sesle okuyalım ki herkes duysun. Ve
mektubu yüksek sesle okudu.

Aliman yere çömelmiş, avuç avuç karları alnını; yüzüne sürüyordu.
Caynak mektubu okuduktan sonra o da ayağa kalktı. Yüzünde eriyen
karları silmeyi unutmuştu. Çıtır, çıtır, parıl parıl bir mutluluk vardı
yüzünde.

-Şimdi... şimdi iş başına! dedi yavaş sesle ve karların üzerinde ağır
ağır yürümeye başladı. Yürürken yavaş yavaş çevresine de bakıyordu.
Dalgındı. Ne düşünüyordu o dakikalarda? Belki, elinde testi, anızlı
tarlada kocasına doğru koştuğu anları... Belki, Kasım'ın biçerdöver
başında veda edişini. Herhalde Aliman o dakikalarda, kendisi için pek
değerli ve unutulmaz olayları tekrar anıyor, tekrar yaşıyordu. Bir
bakıyorsunuz gözlerinde mutluluk parıltısı, bir de bakıyorsunuz hüzün
var...

Anayola doğru uzun uzun baktı. Herhalde Kasım'ı götüren atın
gidişini, toynaklarının yeri dövüşünü ve kendisinin Kasım'ın peşinden
koşmasını hatırlıyor, tekrar yaşıyordu o anları. Caynak da geliyordu
onunla ve ona takılmaktan geri kalmıyordu:

-Hey, havalarda uçuyorsun, hele in bakalım biraz, aklını başına
topla! Anladın değil mi? Artık bütün köy seninle alay edecek. Ha ha
ha! Bir mektubu okuyamamak ne demek? Bak görürsün sen, Kasım'a
bir mektup yazacağım, karını okula gönderdim, okumayı öğrenecek
diyeceğim...

Aliman da güya ona çok kızarak orasına burasına vurmaya başladı.
Sonra, şen şakrak, birbirlerini kovalayarak arabaya doğru koştular.
Ben de ağır ağır yürürken düşünüyordum: Ancak benim oğullarım
gibi yiğitler halkı düşmandan koruyabilirdi. Tek sağ olsunlar... Sağ
olsunlar ve zaferle dönsünler. Ondan sonrası kolaydı, bir deri bir
kemik kalsak bile her engeli aşar, her güçlüğün üstesinden gelirdik.
Önemli olan sağ kalmak. Ama, zafer de gecikmesin artık, çabuk
gelsin! Çabuk gelsin! Elbette yalnız benim dileğim değildi bu.

Bütün halkın amacı, umudu, hayali bu idi. Bu yüzden de ben, her
fedakarlığa, her güçlüğe katlanmaya hazırdım. En küçük oğlum
Caynak daha onsekizini bile doldurmadan cepheye gönderildiği
zaman bile dişimi sıktım, dilimi tuttum ve acılarımı içime attım.
Kış sonuna doğru askerlik şubesine sık sık çağrılmış, kendi yaşındaki
gençlerle birlikte yat-kalk ve silah kullanma talimleri yapmıştı. Zaten
bu talimler adet olmuş ve buna hepimiz alışmıştık. Bir endişe
duymuyordum.

Eğitim görüyor, manevra yapıyorlardı: Yat! Kalk!.. Sağa bak,
sola bak! gibi onbeş günlük bir talimden sonra dönüp geliyorlardı.
Bir defasında, gidişinin ikinci gününde döndü. Buna çok şaştım:

-Niye bu kadar çabuk bıraktılar, umarım bir daha hiç çağırmazlar,
dedim.

-Bırakmadılar ana, yarın yine gideceğim, dedi Caynak. Bu defa
biraz daha fazla talim görecek, daha fazla kalacağız orada. Bu yüzden
de evde bir gün kalmamıza izin verdiler, merak edilecek bir şey yok.

Ona inandım. Şüphelenmek aklıma bile gelmedi. Caynak o gün bir
tuhaf davranıyordu. Çıkacağı uzun bir yolculuğa hazırlanıyordu sanki.
Öğleden evvel, elinde çekiç ve çivilerle avluda, ahırda, ambarda
dolaştı durdu. Gevşeyen çivilere bir çekiç vuruyor, düşen çivilerin
yerine yenisini çakıyor, tamir edilecek kapı pencere arıyordu. Daha
sonra, koca bir yığın yakacak odun hazırladığını, arka avludaki
gübreliği temizlediğini, ambarın damına attığımız otları kurutmak için
aktardığını farkettim... Akşam üzeri eve geldiğimde, avluyu iyice
temizlediğini, at yemliğini onardığını gördüm.

O yemliğe de ihtiyacımız vardı. Babamız evdeyken bir atın her
zaman el altında, emrinde bulunmasını isterdi...

-A evladım, bütün bu işlerin hepsini birden yapmana ne gerek var, o
onarımları yapman için yazın bol bol vaktin olacak, demiştim.

Bana, eli değmişken, vakti de varken yapmak istediğini, sonra belki
vakit bulamayacağını söylemişti. O bu cevabı verdiği zaman da
uyanmamış, bir şey anlayamamıştım.

Sadece Komsolomdaki işlerinin çokluğu gelmişti aklıma. Gerçek
sebebi ancak gitmesinden sonra öğrendik. Bize bir mektup yazmış ve
bunu istasyondan bir arkadaşı ile göndermişti! Tanrım! Bu ne
çocukluk, bu ne maskaralık! Ah yavrum ah! mektup yazmak iyi de,
veda etmeden gitmek olur mu hiç? O haberi duyduğum zaman aklımı
yitirecek olsam bile, gideceğini bana söylemeliydin. Konuşamadan,
veda edemeden gittiği için bizden çok çok özür diliyordu. Böylesinin
daha kolay, acıları uzatmaktansa her şeyin bir çırpıda bitivermesinin
daha iyi olacağını düşünüyormuş.

Daha az acı çekesiniz, olayı bir anda öğrenip kararımdan dolayı
bana hak veresiniz istedim diyordu. Ne bileyim, belki o haklıdır.
Elbette acı haberi yüzüme söylemek onun için pek güç bir şeydi.
Belki seller gibi gözyaşı dökerek ağlayacaktım. Belki yalvararak
onu caydırmaya çalışacağımdan korkuyordu...

Yıllar sonra bugün, onu çoktan yitirmiş olsam da, tıpkı bizi besleyen
Toprak Ana ile olduğu gibi, onunla da konuşmaya devam ediyorum:

Caynak, sevgili yavrum, dinle beni! Sakın pişmanlık duyup üzülme,
sana kırılmış değilim. Seni daha o anda affetmiştim Caynak, sevgili
oğlum, küçük kulunum, cabağım benim. Niçin bize veda etmeden
gittiğini, beni yalnız bıraktığını, gençliğini ve geleceğini feda ettiğini
anlamadım mı sanıyorsun? Sen cesur, atılgan bir yiğit idin. İnsanları
çok sevdiğini birçokları bilmezdi. Sen, bizim çektiklerimiz,
sıkıntılarımız karşısında soğukkanlılığını koruyamadın ve gittin.
İnsanların insan olarak kalmalarıydı senin en büyük dileğin. Savaşın
onları insanlıktan çıkarmamalarını, ruhlarından iyilik ve acıma
duygusunu çıkarıp atmamasını istiyordun. Sen hep böyle olmaya
çalıştın. Bu dünyadan insanlar göçüp gider ama yaptıkları iyi şeyler
kalır. Senin güzel davranışın da unutulmayacaktır. Seni yıllar
önce yitirdik. Kayıplar arasında saydılar seni. Bize paraşütçü
olduğunu, üç defa düşman hatlarının gerisine indiğini yazmıştın. Ve
bir gün, bindokuz yüz kırk dört yılının karanlık bir gecesinde,
arkadaşlarınla birlikte, partizanlara yardım için düşman hatlarının
gerisine bir defa daha inmişsin. İşte o günden beri senden hiç haber
alınamadı... Bir serseri kurşuna mı hedef oldun, düşmana esir mi
düştün, bir bataklıkta mı boğuldun?.. Kimse bir şey bilmiyor.
Eğer hayatta olsaydın, çok dolaylı da olsa, söylentisi ya da gölgesi bile
olsa, şu son yıllarda bir haber alırdık, diyorum.

Evet, Caynak, seni işte böyle ansızın yitirdik. Onsekiz yaşında
bir yiğit idin cepheye gittiğinde ve senin hatıran insanların
belleğinde şimdi belli belirsiz. Ama ben seni olduğun gibi her
şeyinle, her davranışınla hatırlıyorum. Cepheye gittiğin günü,
beni çok sevdiğin ve acıdığın için haber vermeden gidişini ve o günkü
görünümünü en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Bir gün tren
istasyonunda sırtındaki gocuğu çıkarıp küçük bir çocuğa verişin de
gitmiyor gözlerimin önünden. İstasyonda, bir ana ve dört çocuktan
oluşan bir sığınmacı aile görmüştün. O çocukların büyüğü
çıplak denecek kadar ince giyimliydi ve çok üşüyordu. Hiç
düşünmeden sırtındaki gocuğu çıkarıp verdin o çocuğa. Sonra kendin,
incecik ceketinle, soğuktan dişlerin takır takır vurarak dönmüştün eve.
O soğukta, gocuğunu verdiğin o çocuk, belki bugün bir yetişkindir ve
zaman zaman seni o günkü halinde hatırlıyordur. Onun bugünkü yaşı,
senin o zamanki yaşından çok daha ilerde. Ama sen ona örnek oldun,
öğreten oldun. İyilik, yola düşen, yoldan toplanan bir şey
değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. İnsan iyiliği ancak
başka bir insandan öğrenir.

Ama konuşmak neye yarar. Kelimeler, dövünmeler, yitirileni geri
getirmiyor. Bu savaşta ne kadar çok insan öldü! Eğer savaş olmasaydı
benim sevgili Caynak'ım da bugün hayatta olacaktı. Yakışıklı, iyi
yürekli bir insan olarak...

Ah yavrum, hayatın oniki çiçeğinden bir tekini bile koparmamış,
koklamamış olman ne kadar acı! Sen, yaşamaya henüz başlamıştın,
hangi kızı sevdiğini bile bilmiyorum... Bugün yüreğinde parlayan, son
umut ışığıdır. Yakında o da sönecek ama, yine de ben her şeyi... her
şeyi hatırlıyorum, bu arada o ihtiyarın beni görmek için tarlaya geldiği
o uğursuz günü de çok iyi hatırlıyorum. İlkbaharın ilk günlerindeydik.
Kardelenler henüz solmamışlardı. Tarlaları yeni yeni tapanlamaya
başlamıştık. Sarı Vadi'den ılık bir yel esiyordu. Sonbaharda
sürdüğümüz toprak kurumaya, otlar ise güneşin can veren ışınlarıyla
yeşermeye başlamıştı.

O gün de tarla sürüyorduk. Ben at üstündeydim ve traktörün
ardından giderek toprak kokusunu çekiyordum içime. Bir yandan da
uzun zamandan beri Suvankul'dan ve Kasım'dan mektup gelmediğini
düşünüyor ve üzülüyordum.

O sırada aksakallardan birinin bana doğru yaklaştığını gördüm. Atını
pek yavaş sürdüğüne göre, acil olmayan bir iş için geliyor olmalıydı.

Ona:

-Hoşgeldin ve tam zamanında geldin aksakal, dedim, dua et de
işimiz uz gitsin, düz gitsin.

Aksakal atın üzerinde ellerini havaya açtı, duasını okudu ve sakalını
sıvazladı:

-Çiftçilerin koruyucusu Diykan Ana yardımcımız olsun, bereketli
hasat olsun, taşan sular gibi bol bir ürün alalım...

Sonra bana geliş sebebini söyledi:

-Tolgonay, ilçe merkezinden bir görevli senin büroya kadar gelmeni
rica ediyor, bunu haber vermeye geldim.

-Pekala aksakal, gidelim öyleyse.

Öbür çalışanların yanına sokuldum ve akşama doğru gelip yapılan
işleri göreceğimi söyledim onlara. Sonra da aksakalla birlikte köyün
yolunu tuttuk. Şeflerden birinin beni çağırması pek olağandı. Hele
ekim başlarında bu tür çağırmalar ve görüşmeler çok olurdu. Bu
yüzden hiç merak etmemiş, şaşırmamıştım. Havadan sudan söz ederek
ağır ağır ilerliyorduk. Bu konuşma sırasında bizim aksakal lafı evirip
çevirip bana getirdi ve şöyle dedi:

-Bu korkunç yıllarda halkımıza hizmet için at sırtından inmeden
canla başla çalıştığın için sana minnettarız. Bir kadın olsan da sen
bizim hepimizin başısın. Bu eyeri bırakma, eyerine de işine de sımsıkı
sarıl. Başına bir şey gelseydi hep birden desteklerdik seni. Çünkü sen
bizdensin ve bizimsin. Elbette hayat senin için hiç de kolay geçmiyor,
bunu hepimiz biliyoruz. Bir insanın kaderi, dağdaki patika gibidir:
Bazen çıkar, bazen iner, bazen de dibi görünmeyen bir uçurumun
başına gelip durur. İnsan tek başına böyle bir yolda ilerleyemez, ama
birleşenler, birbirine omuz verenler her engeli aşarlar...
Bizim alt-üst olan hayatımız için de aynı şeyi söyleyebiliriz...
Köye iyice yaklaşmıştık ki bizim avlunun yakınında bir
kalabalık gördüm. Sanki bir toplantı vardı orada. Değirmenin
arkasında da sadece başlarını görebildiğim insanlar vardı.
Nedendir bilmem, insanların orada toplanmalarına da bir önem
ve anlam veremedim. O sırada aksakal birden atımın gemini
tuttu ve hiç yüzüme bakmadan:

-İn attan Tolgonay, attan inmen ve yayan gitmen gerekiyor, dedi.

İşte o zaman şaşkın şaşkın aksakalın yüzüne baktım. Aksakal atından
indi ve aynı sözleri tekrarladı bana:

-Attan inmen, yürümen gerekiyor Tolgonay. Hala neler olup
bittiğini anlamasam da, birden yüreğime kor düştü. Attan yavaşça
indim ve o sırada Aliman'ı farkettim. Üç kadın ve o, bizim eve
gidiyorlardı.

O gün kadınlar arkları temizleme işine gittikleri için Aliman'ın çapası
hala omuzundaydı. O üç kadından biri onun omuzundan çapayı alınca
bir anda her şeyi anladım.

Yol boyunca kükredim, uludum, hıçkırdım...

-Ne oluyor? Söyle Allah aşkına, ne var?

Komşumuz Ayşe'nin evinde toplanmış olan kadınlar sesimi duyunca
koşup çıktılar. Hiçbir şey söylemeden yanıma geldiler ve koluma
girip:

-Metin ol Tolgonay, tut kendini, aslanlarımızı yitirdik...
Şahinlerimizi yitirdik... Suvankul ve Kasım er meydanında, şeref
meydanında öldüler.

Aynı anda Aliman'ın çığlıkları ve bütün kadınların ağıtları doldurdu
havayı:

-Bağrım oyyy! Ciğerim oyyy! Ah kardeşlerim, yüreğim oyyy!
Sonra birden sağır oldum. Sesim de kısıldı. Herhalde çok bağırdığım
içindi bu. Önümdeki yol dalgalanıyor, ağaçlar devriliyor, evler
yıkılıyordu. O korkunç sessizlik içinde, bazen gökyüzünde bulutların
hortum hortum birbirine girdiklerini, bazen de herkesin ağzı yüzü
oynadığı halde seslerinin hiç çıkmadığını görüyordum. O arada
çırpınıyor, ellerimi tutan başka ellerden kurtulmaya çalışıyordum.
Ama ne ellerimi tutanların kimler olduğunu biliyordum ne de avlu
kapısında toplanmış o kalabalığı görebiliyordum. Yalnız Aliman
görünüyordu gözüme. Acımasız bir netlik içinde bütün çaresizliğini,
korkunç yüzünü görüyordum onun. Yüzü çok korkunçtu,
tırnaklanmıştı ve sızım sızım kan akıyordu.

Saçları karmakarışık, entarisi parça parça idi. Kadınlar onu ancak
ellerini arkadan kavuşturarak zaptedebiliyorlardı. Bütün
gücüyle onlardan kurtulmak, bana doğru atılmak için çırpınıyordu
zavallı. Ağzından, yürek parçalayan, kulak delen bir sesle bağırdığını
anlıyordum ama, hiçbir şey işitmiyordum.

Sağırdım! Ben de beni tutanlardan kurtulmak için çırpınıyordum
ve o anda bir tek isteğim vardı: Koşmak, son hızımla, son gücümle
onun yardımına koşmak. Ama, birbirimize ulaşıncaya kadar sanki
ebediyet kadar uzun bir zaman geçti. Aliman nihayet kollarını
boynuma doladığında onun boğuk ve yürek parçalayan sesini işittim.

-Anam! Anam! İkimiz de dul kaldık! Zavallı dullarız biz...
Güneşimiz söndü, artık hep karanlık olacak, hep karanlık!...
Evet, dul kalmıştık. Kaynana ve gelin ikimiz de dul idik şimdi.
Hıçkıra hıçkıra yeri göğü inletiyor, birbirimizin yanaklarını ateş gibi
gözyaşlarımızla ıslatıyorduk... Ama bizim doya doya ağlamaya bile
vaktimiz yoktu. Ölüm haberini alışımızın yedinci gününde, kolhozda
çalışanlar bir kere daha toplandılar bizim evde.

Yitirdiklerimizi bir kere daha rahmetle andılar ve sonunda bize şöyle
dediler:

-Yitirdiklerimiz için bütün bir yıl yas tutsak yine azdır. Onları hep
hatırlayalım, asla unutmayalım, ama geride kalanların yaşamak için
yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu da unutmayalım. Dua edelim ki
Maysalbek ve Caynak muratlarına ersinler (O günlerde Caynak'tan
hemen hemen her hafta mektup alıyorduk) ve savaştan zaferle
dönsünler.

Size gelince, artık işbaşı yapmanıza izin veriyoruz. Şimdi ekme
ekme zamanıdır ve toprak beklemez. Bütün gücünüzü toplayın, bütün
acınızı, hıncınızı yumruğunuza verin ve orada tutun. Hep bizim
yanımızda olun, biz de öcümüzü böyle alalım.

Aliman'la başbaşa kısa bir konuşma yaptıktan sonra onlara aynı
fikirde olduğumuzu söyledik. Sabahleyin işe gitmek için hazırlığımızı
yaparken başkarma Usanbay bize iki kağıt getirdi. Bunlar, iyi
saklamamız gereken ölüm belgeleriymiş. Kasım'ın kağıdı onbeş gün
önce gelmiş kolhoza. Onun, Moskova savunmasında Orekhovko
köyünde vurulup öldüğü yazılıydı. Bu haberi tam bize duyuracakları
sırada Suvankul'un ölüm haberi de gelmiş. O, büyük Eletz saldırısı
sırasında ölmüş. İki ölüm haberini aynı gün bildirmeyi daha uygun
bulmuşlar.

Ben yeniden kuşağımı sıkıca bağladım, atıma atladım ve görevime
devam etmek için yola koyuldum. Eğer ben ağlayıp sızlamaya, kara
talihime kargışlar yağdırmaya başlasaydım, kolumu kımıldatmak
istemeseydim, Aliman'ın hali nice olurdu? O neler yapmazdı? Zaten
umutsuzluğun eşiğinde çırpınıp duruyordu ve ben de onun için endişe
ediyordum. Benim acım onunkinden elbette daha az değildi. Ben aynı
anda hem eşimi, hem oğlumu kaybetmiştim. Ama benim durumum
onunkinden farklıydı.

İyi yıllar, kötü yıllar görmüştük ama, Suvankul'la birlikte
geçirdiğimiz uzunca bir hayatımız da olmuştu. Çektiğimiz
sıkıntıların karşılığı olan mutluluğu da yaşamıştık. Çocuklarımız,
üzüntüyü de sevinci de paylaştığımız bir ailemiz olmuştu. Savaş
olmasaydı, ömrümüzün sonuna kadar beraber olacaktık. Ya
Aliman ve Kasım'ın neleri olmuştu ki? Neleri olacaksa gelecekte
olacaktı. Onların hayatı gelecekte, tamamen hayallerinde idi. Savaşın
keskin baltası kendilerini de yıkmıştı, umutlarını da.

Elbette zamanla Aliman'ın yarası da kabuk bağlayacaktı.
Dünya erkeksiz kalacak değildi ya, belki başka birini sevebilir,
yeni umut kapıları açılabilirdi. Kocaları savaşta ölen genç dulların
bazıları da savaştan sonra evlenmişlerdi. Şimdi onlar yalnız değiller.
Birer eş ve anne oldular. Çoğu mutlu. Ama herkesin kanı, herkesin
canı bir değil ki. Bazıları uğradıkları felaketi pek çabuk unutarak
yeni bir yola girmekte hiç tereddüt etmediler. Bazıları ise
geçmişten kopamadı, kopma gücünü kendinde bulamadı ve
umutsuzca çırpınıp durdu olduğu yerde. Aliman işte bu
sonunculardan idi. Olanları unutamıyor, yazgısını kabul
edemiyordu. Bana gelince, bağışlanmaz bir hata işlediğimi
söyleyebilirim: Zayıf olduğum için acıma hissimi yenemedim.
Mevsim ilkbahardı. Bizim ekip arkları açıyordu. Bir gün işimizi güneş
batmadan oldukça erken bir saatte bitirdik ve herkes evine döndü. Ben
öbür işlerin ne durumda olduğunu gidip görmeliydim ve onun için
Aliman'a eve dönmesini, beni beklememesini söyledim.

İşçi kulübeleri pek uzak değildi. Ben yanlarına vardığımda onlar
akşam yemeklerini yemeğe başlamışlardı. Onlarla biraz işten-güçten
söz ettik. Yanlarından ayrılıp atıma bineceğim sırada Aliman'ı
gördüm. Demek ki eve gitmemiş. Tek başına nadasın içinde dolanıyor
ve lale topluyordu. Ah, ah! Çiçekleri ne de çok severdi Aliman!
Ah benim talihsiz gelinim! On kadar iri saplı lale vardı elinde.
Herhalde bunları eve götürmek için toplamıştı. Ellerinde bu
çiçeklerle görünce alnımdan boncuk boncuk ter aktı: Onu, ellerinde
gülhatmileriyle sabah izinden ve aynı yürüyüşle gittiği o günde olduğu
gibi görüyordum yine. Yalnız o zaman başörtüsü kırmızı, ellerindeki
çiçekler beyazdı. Şimdi ise başörtüsü kara, ellerindeki çiçekler
kırmızı... O zamanki haliyle şimdiki hali arasında görünüşte tek fark
bu idi.

Ama kimbilir yüreğinde ne acılar vardı. Giderken bir ara başını
kaldırıp etrafına göz attı, sonra yine hüzün dolu bir bakışla
elindeki çiçekleri seyre daldı. Kime vereceğim bu çiçekleri?
diyormuş gibi geldi bana. Derken, bütün vücuduyla titremeye
başladı, başını yere iyice eğdi, çiçeklerin yapraklarını kopardı,
saplarıyla yeri kazar gibi dövdü. Neden sonra sakinleşip başını
elleri arasına aldığı zaman omuz başları hala inip inip kalkıyordu. Onu
rahatsız etmemek için bir kulübenin kuytusundan seyrediyor, `varsın
ağlasın, biraz açılır' diye düşünüyordum. Ama o birden fırlayıp kalktı,
tarlaların içinden anayola doğru koşmaya başladı. İşte o zaman
korkuya kapıldım, hemen atıma atlayıp düştüm peşine. Kara
entarisiyle kırmızı çiçekli nadasın içinde onu öyle koşup uzaklaşırken
görmek beni çok korkutmuştu doğrusu.
Ardından bağırdım:

-Aliman! Dur! Nereye gidiyorsun, neyin var senin?

Dur, Aliman dur!

Ama beni dinlemiyordu.

Rahvan atın kocasını ondan ayırıp götürdüğü yolun başına gelince
durdu ve ona yetiştim.

-Ana! Sakın bana bir şey söyleme! Bir şey söyleme!
diyordu bana.

Atın gemini çektim, o zaman Aliman koşup geldi, atın yelesini tuttu,
başını bacağımın üzerine dayayıp hüngür hüngür ağladı...
Susuyordum, ona ne diyebilirdim ki? Neden sonra başını kaldırdı.
Gözyaşları tozla karışıp çamurlaşmış, yüzüne bulanmıştı. Hıçkırıklar
arasında konuştu benimle:

-Bak ana, güneş nasıl pırıl pırıl... Gökyüzü masmavi, bozkır çiçek
kaplı... Kasım artık gelmeyecek değil mi? Hiç gelmeyecek?..

-Evet kızım, hiç gelmeyecek, dedim. Aliman derin bir iç çekti.

-Beni bağışla ana, dedi yavaş bir sesle, uzaklara, ta uzaklara
koşmak, onun gibi ölmek istedim. Kendimi tutamadım. Ona hiçbir şey
söylemeden ağlamaya başladım. Ama, bilge bir insan, anlayışlı bir
insan olabilseydim ona apaçık şöyle demem gerekirdi: Küçük bir
çocuk musun sen? Kocasını yitiren yalnız sen misin? Nice nice
gelinler dul kaldı. Her şeye göğüs germesini, dayanmasını bilmelisin
artık. Şu sözlerimi ne kadar saçma bulursan bul, yine de
söyleyeceğim:

Kasım'ı unutmak zorundasın kızım, unut onu. Geçmiş bir daha hiç
geri gelmez. Bir gün sevebileceğin başka bir adam bulursun. Eğer
kendini böyle bırakıverirsen senin için çok daha kötü olur. Kendini
umutsuzluk ve üzüntü içinde bırakmaya hakkın yok, daha gençsin ve
hayatını yaşamak zorundasın...

Ona bu tek ve katı gerçeği söylememiş olmama bugün nasıl
üzülüyor, nasıl pişman oluyorum bilemezsiniz. Daha sonraki
zamanlarda bu sözler kaç defa dilimin ucuna kadar geldi ama yine
söyleyemedim. Hangi görünmez güç bunları söylememe engel
oluyordu bilemiyorum. Aliman da bu sözleri dinlemek istemezdi
zaten. Demiri nasıl tavında dövmek gerekiyorsa, çekiç darbelerini
nasıl soğutmadan indirmek gerekiyorsa, her kelimeyi de öyle tam
zamanında söylemek gerekiyordu. O anı geçirince söz soğuyor,
katılaşıyor, insanın yüreğine taş gibi oturuyor ve bu ağırlığı kaldırıp
atmak hiç de kolay olmuyordu. Yıllar sonra bugün böyle konuşmak
kolay, ama o zamanlar günün çalkantıları ve tasaları içinde,
ülkemizi kasıp kavuran ve herkesi büyük sıkıntılar içinde bırakan o
kıtlık zamanlarında, her şeyi apaçık görebilmek için düşünmeye
vaktim yoktu. Bütün umutlar, bütün düşünceler bir tek amaçta
birleşiyordu: Bir an önce zafer kazanılsın, hele savaş bitsin, sonrası
kolay... Şu savaş bir bitsin... diyordum kendi kendime, her şey
normale döner, her iş düzelir. Ama yazık ki öyle olmadı...

Bölüm 8

-Toprak Ana! Toprak Ana! Söyle bana, Suvankul gibi, Kasım gibi
evlatlarına kıyarlar da dağlar niçin göçüp yerin dibine batmaz? O iki
can, baba-oğul, bu toprağın öz çocukları, soylu çocuklarıydı.
Bilinmeyen eski çağlardan beri bu toprakları yoğuran, işleyen
insanlardı. Dünyayı besleyen, sulayan onlardır. Savaş çıkınca bu
toprakları savunmak için asker olup ön safta çarpışan onlardır. Savaş
olmasaydı. Suvankul ve Kasım neler neler yapacaktı bir düşün.
Onların emeklerinin ürünü olan nimetlerden nice nice insan
yararlanacaktı.

Nice tarlalar ekilecek, nice nice buğday üretilecekti. Onlar da
başkalarının çalışmasından, üretmesinden ödüllerini bin kat olarak
alacaklar, yaşamanın sevincini, mutluluğunu tadacaklardı. Söyle bana
Toprak Ana, gerçeği söyle: İnsanlar savaşmadan yaşayamazlar mı?

-Çok güç bir soru sordun Tolgonay. Nice nice milletler savaş
sonunda yok olup gittiler, nice nice şehirler yanıp kül oldu ve toprak
olarak üzerimde insan ayağının izini görmek için yüzyıllarca
beklediğim çağlar oldu. İnsanlar ne zaman bir savaş başlatacak olsa,
onlara şöyle diyordum: Durun! Kan dökmeyin!. Şimdi de tekrar
ediyorum: Ey dağların, denizlerin öbür tarafındaki insanlar,
siz ki mavi göğün altında yaşıyorsunuz, savaş neyinize gerek?
Ben toprağım, bana bakın! Ben herbiriniz için aynıyım ve siz
de benim gözümde eşitsiniz. Benim için önemli olan sizin sözleriniz
değildir. Ben sizin dostluğunuza muhtacım, çalışmanıza, beni
işlemenize! Saban izine bir çekirdek, bir tohum tanesi atın, size yüz
katını vereyim, küçük bir fidan dikin kocaman bir çınar vereyim!
Evler kurun, temel olayım!

Üreyin, çoğalın, hepinize güzel bir barınak olayım! Derinim,
yükseğim, büyüğüm, ucum bucağım da yok... Hepinize yeterim
ben... ... Sen de bana insanlar savaşmadan yaşayamaz mı diyorsun
Tolgonay. Bu bana bağlı değil ki. Siz insanlara, niyetinize, irade ve
bilgeliğine bağlı.

-Sevgili Toprak Ana, savaş, en çalışkan evlatları, en usta sanatçıları
öldürüyor. İşte bunun için ben hayatım boyunca bu cinayetlerden, bu
katliamdan nefret ettim, savaşa karşı geldim. İnsanlar savaş yolunu
kapatabilirler ve bunu yapmak zorundadırlar diyorum.

-Savaş olunca benim acı çekmediğimi mi sanıyorsun Tolgonay?
Çok, çok acı çekiyorum savaşlarda. Ölen köylülerin güçlü kollarını
özlüyorum hep. Tohum eken evlatlarımı yitirmiş olduğum için hep
ağlıyorum.

Onlar hiç gelmeyecek: Suvankul, Kasım, Caynak ve ölen bütün öteki
askerler hiç gelmeyecek. Ben, işlenmeden, ekilmeden bekledikçe, ya
da yetiştirdiğim buğdaylar toplanmadan oldukları yerde kaldıkları
zamanlar, o gelmeyenleri çağırırım: Nerdesiniz çiftçilerim?
Nerelerdesiniz? Haydi, kalkın gelin, yardım edin bana!
Boğuluyorum, ölüyorum evlatlarım... Yetişin, kurtarın beni!
derim. Ah, ah Suvankul çapasını kavrayıp gelebilse, Kasım
biçerdöveriyle, Caynak arabasıyla çıkagelselerdi!... Ama
sesime ses vermiyorlar...

-Bu güzel sözlerin için sana teşekkür ederim Toprak Ana.
Biliyorum, sen de onlar için üzülüyor, onları hasretle anıyorsun. Tıpkı
benim gibi onlar için gözyaşı döküyorsun. Sağol toprak ana, sağ ol!

Bölüm 9

Savaşın üçüncü ve dördüncü yılları bize hem büyük sevinçler, hem
büyük acılar getirdi. Ordumuz düşmanı adım adım gerilettiği,
topraklarımızdan sürüp çıkardığı için yüreğimize bir bayram sevinci,
zafer sevinci doluyordu. Öte yandan, günlük hayatımızda
karşılaştığımız güçlükler dayanılmaz boyutlara ulaştı. Sonbahardan
itibaren her şey kötüye gidiyordu. Tarlalardan biçerdöver döküntüsü,
orak artığı başakları topladık, bahçelerden var yok bütün
patatesleri söküp çıkardık ama kışın ortasında açlık başladı, ilkbaharda
ve sıcak yaz günlerinde korkunç bir hal aldı. Bazıları bitki köklerini
çiğneyerek, birkaç damla sütle rengini değiştirdikleri suyu içerek
açlıklarını gidermeye ve ayakta kalmaya çalıştılar. Aliman ve ben,
eteğimize yapışan çocuklarımız olmadığı için bütün gün çalışıyorduk.
Çocuklarımız olsaydı daha iyi olur muydu? Nüfusu kalabalık ailelere
gittiğimiz zaman; karınları balon gibi şişmiş, benizleri sapsarı, kolları
ipince ve bir lokma ekmek umarak sessizce bakan çocukları görünce
yüreğimiz parçalanıyordu. Eğer bana o zamanlar Haydi, sen de
cepheye git ve öl, o zaman savaş bitecek ve çocuklar da aç
kalmayacak deselerdi, hiç tereddüt etmeden giderdim cephede
ölmeye. Böylesine acıkmış çocukların o bakışlarını bir daha
görmezdim. Bir gün bu düşüncemi Aliman'a söyledim. Yüzüme baktı
ve şöyle dedi:

-Ben de aynı şeyi yapardım ana? İşin en korkunç yanı
çocukların niçin aç kaldıklarını, niçin yiyecek bulamadıklarını
anlayamaması... Yetişkinler hiç olmazsa açlığın sebebini biliyor
ve bunun bir gün son bulacağını düşünerek avunuyorlar,
ama çocuklar bilmiyor ve anlamıyor. Babaları dönünceye kadar
biz çocuklara yiyecek bulup vermek zorundayız. Sana ve bana
düşen görev bu anacığım. Yoksa bizim yaşamamıza da gerek
kalmaz...

Savaş her şeyi, kimsenin gözünün yaşına bakmadan yutup
yok ediyordu: Hayatı, işi, hürriyeti, hatta çocukların bir kaşık
çorbasını yalayıp yutuyor, en küçük bir buğday tanesini bile
doymak bilmeyen midesine indiriyordu. Ama, saklamaya ne
gerek var, savaşla hiçbir şeyi paylaşmak istemeyen, yalnız
kendilerini düşünen insanlar da az değildi. Bunların yaptıkları
kötülüklerden biz de payımızı aldık.

İyice yorgun, dalgın olduğum bir gündü. Sanırım kışın ortasındaydık,
yo hayır, hatırladım, kışın son günleriydi, ama geceleri pencere
camları hala buz tutuyordu. Kaç saat geçti bilmiyorum, evin camına
vurulduğu zaman herkes derin uykudaydı. Camı kıracak kadar hızlı
vuruyorlardı.

-Tolgonay, uyan! Kalk Tolgonay! diyordu bir ses.

Aliman ve ben korkuyla fırladık yataklarımızdan.

-Ana! diye fısıldadı Aliman karanlık odada. Sesinde bir korku vardı
ama, bir mucize bekleyen insanın heyecanı da vardı. Ah o umut! O hiç
sönmeyen ama gerçekleşmeyen korkunç umut! Benim yüreğim de
kaygı ve umut karışımı bir heyecanla doldu. Bizimkilerden biri mi
dönmüştü yoksa?

Gidip yüzümü pencereye yapıştırdım:

-Kim o? Ne istiyorsun?

-Tolgonay, çabuk gel, önemli! Atları çaldılar! Atları çaldılar!
Aliman gaz lambasını yakarken ben çizmelerimi ayaklarıma çektim,
gocuğumu giydim ve dışarıya çıktım.

Kolhozun ahırına doğru koştuk. Epeyce kalabalık toplanmıştı,
başkarma da oradaydı. Hırsızlar üç at çalmışlardı ve bunların
arasında bizim benekli rahvan atımız da vardı. Ben onu kolhoza
vermiştim. Çalınan atlar bizim ekibin en iyi atlarıydı. Onları
sabana koşacaktık ve buna hazırlıyorduk. At bakıcısı ot almak için
anbara gitmiş. Otu alıp ahıra gelince içerisini zifiri karanlıkta
bulmuş. Feneri rüzgarın söndürdüğünü sanmış. Hiç bir şeyden
şüphelenmeden feneri yakmış ve işte o zaman görmüş ki ahırın üç
bölmesi bomboş, atlar yok!

O günlerde bir kolhozun saban çekecek üç at kaybetmesi demek,
bugünkü değerlendirme ile on traktör kaybetmesi demekti. Biraz daha
düşünürsek, cephedeki her askerden bir dilim ekmek almak gibi bir
şeydi.

Atlarımızı hemen eyerledik, bazıları tüfeklerini aldılar ve hırsızları
aramaya çıktık. Eğer onları yakalasaydık, yemin ederim ki hiç
acımayacak, hakkettikleri cezayı verecektik!

Köyden çıktıktan sonra küçük gruplar halinde değişik yönlere saptık.
Ben, cins bir taya binmiştim. Çevikti, hızlıydı ve deh! deyince
uçuyordu. Gemini gevşetince kısa bir zamanda anayolu geçti ve
dağlara doğru ilerledik. Bizim gruptan iki atlı daha geliyordu
peşimden. Bir ara dönüp baktım ki yok olmuşlar. Başka yöne mi
dönmüşlerdi yoksa ben mi yolumu şaşırmıştım. Ay ışığı pek zayıftı ve
yirmi adım ileride her şey karanlığa gömülüyordu. Fazla üzerinde
durmadım, zaten o sırada hırsızları yakalamaktan başka bir şey
düşünmüyordum. Öyle öfke ve sıkıntı verici bir olaydı ki, bindiğim
atın beni nereye götürdüğünü bile düşünemiyor, anlayamıyordum. At
derin bir yarın başına gelip birden durdu. Orası dağların eteğiydi.
Ay, dorukların üzerinde yavaş yavaş ilerliyor, yıldızlar pek cılız
görünüyorlardı. En ufak bir ışık, bir parıltı yoktu çevrede.

Alçaklarda hafif bir rüzgar çalıların kuru yapraklarını hışırdatarak
ve yeri yalayarak esiyordu. Oralarda bulunan eski ve yarı kerpiç
bir mezarın üzerine baykuşlar tünemişti. Biraz dolaşıp pek dik
olmayan bir yerden dere yatağına kadar indim. Oralarda da bir ses
duyulmuyor, bir şey görünmüyordu. Yalnız, ürken bir tilki sazlıkların
arasından fırlayıp çıktı. Ay ışığında gümüş gibi parlıyordu. Başka
hiçbir şey yoktu çevrede.

Atın başını köye doğru çevirdim ve dere boyunca ilerledim.
Giderken bazı olayları, bazı söylentileri hatırladım: Bizim köyden
Cenşenkul adında biri askerden kaçmış, kendisi gibi kaçak iki
arkadaşıyla birlikte Sarı Vadi'ye gelmişler. Orada orman içinde
saklanıyorlarmış. Herkesin başı dertte, herkes can derdinde iken bir
insan kendi canını nasıl kurtarabilirdi? Birileri savaşta çarpışıp
canlarını feda ederken, başka birilerinin de yan gelip yatmaları mı
gerekirdi?

Bir insanın bu kadar alçalabileceğini aklım almıyordu... Böyle
düşünüyordum ama, birden irkildim. Herkesin birbirini bir elin
parmakları kadar yakından tanıdığı bir köyde at hırsızlığına kim
cesaret edebilirdi? Hem bir at, hele üç at, yakanın arkasına
iliştireceğin bir iğne değildi ki! Demek ki hırsızlar dışarıdan
gelmişlerdi. Herhalde şu sıralarda, kurtlar gibi, bozkıra ya da dağlara
doğru kaçıyorlardı. Eğer Cenşenkul gerçekten bir asker kaçağı ise
idamını kendi eliyle imzalamış demekti. Hem sonra, onun kaçak
olduğuna dair kesin kanıt da yoktu, bugüne kadar onu bir gören
olmamıştı. Kesin kanıt olmadan hırsızlıkla suçlayamazdık.
Bu üç at, iki soklu, iki bıçaklı bir sabana koşulacaktı.
Daha genç atların hepsini gözden geçirdikten sonra, bu üç
atı istemeyerek bir takım yapmıştık. Öbür sabanların herbiri
için dörder tay ayırmıştık. Taylara yazık olacaktı ama başka
çaremiz yoktu.

Ekim zamanı geldi ve başka her şeyi unuttuk! Hırsızları da, cenneti
de, cehennemi de, kaderimizi de... Sanırım o bahar, hayatımın en güç,
en sıkıntılı geçen baharı oldu. Bunda kolhoz çalışanlarının hiçbir suçu,
kusuru yok.

Herkes istekle çalıştı, elinden geleni yaptı. Ama karınları aç olunca iş
yapacak güçleri kalmıyordu ki. Artık, bir günde yapılacak bir işi ancak
bir haftada bitirebiliyorduk. Bu yüzden ekim işini zamanında
yapmak mümkün olmuyordu. İşin çok kötü bir yanı daha vardı:
Kolhozda ekilecek tohum kalmamıştı. Bir dene bile bırakmadan
tohumlukları toplamıştık, tohum anbarlarını tamtakır etmiştik, bir
gram yemeklik bırakmamak pahasına bizim ekibin ekim planını
gerçekleştirebilmiştik. Ama nasıl?

O ekim günlerinde neler yaptığımız, nasıl yaşadığımız
anlatılır gibi değil. Aklımı fikrimi başımdan alan bir çalışma,
bir yaşama oldu o. Günlük çalışmalarımızın bedeli olan
yiyeceği alamıyorduk. O güne kadar bizi kıt kanaat besleyecek
buğday ve erzak sandığında bir avuç yiyecek bile kalmamıştı.
Ne yapacaktık? Başımızı alıp yollara düşemez, hiçbir yere
gidemezdik. Belki sonbahara kadar dayanır, kışın ayakta kalmaya
çalışırdık, ya sonra? İlkbahar gelecekti. Bu aç, güçsüz insanlardan bir
kat fazla iş, bir kat fazla gayret isteyecektik! Çalışmamak ise olacak
şey değildi.

Gece gündüz kafamda planlar geliştiriyordum. Sonunda bir karara
vardım: Anıza bırakılan küçük bir tarlayı da sürüp ekmek ve ürünü
aileler arasında paylaştırmak.

Bu konuda başkarmanın fikrini aldım, sonra ilçe merkezine
kadar giderek, kolhoz planını uyguladığımızı, şimdi de kendi
imkanlarımızla, kendimiz için karnımızı doyuracak ürünü almak,
açlıktan kırılan ailelere yiyecek bulmak için, bir anızı ekmek
istediğimi anlattım.

Dinleyenlerden biri masadan başını kaldırıp bağırdı:

-Stalin'in kolhozlar için koyduğu kurala ihanet ediyorsun! Ben de
patladım:

-Canı cehenneme o kuralın! Biz açlıktan kırılırsak sizi kim
besleyecek?

-Peki, söylediğini yaparsan seni nereye sürerler biliyor musun?

-Biliyorum, düşündüğün bu ise hiç canını sıkma sen. Ama şunu da
unutma, cephedeki asker için buğdayı kim ekecek?

Mırıldanmalar, tartışmalar oldu. Konuyu bölge merkezine danışmaya
karar verdiler. Kısacası sonunda benim önerimi kabul ettiler ama,
altını çizerek sorumluluk tamamen sana ait demeyi de unutmadılar.
Benim içim mesele sorumlulukta değil, tohum bulmakta idi. Tohum
olarak ne varsa ekilmiş, bütün kolhozda bir avuç tohumluk
kalmamıştı. Nerden tohum bulurum diye gün boyu, geceler boyu kafa
yordum. Sonra ekibimin genç yaşlı bütün çalışanları ile aile toplantısı
diyebileceğim bir toplantı yaptım.

-Bu işin üstesinden nasıl geleceğimizi iyi düşünelim, dedim onlara.
Bugüne kadar ektiğimiz tarlalardan kaldıracağımız ürünlerden elimize
bir şey geçmeyecek, bunu böylece bilin. Ürünün hepsi cepheye
ayrılacak, az bir şey kalırsa o da tohumluk olacak. Ama şimdi biraz
tohum bulursak onu kendimiz için ekebileceğiz, sonunda kalabalık
ailelere, ihtiyarlara, yetimlere yiyecek yardımı yapabileceğiz. Eğer
bana güveniyorsanız ben de bütün sorumluluğu üzerime alırım. Şimdi
öyle bir durumdayız ki söylediğim tarlayı ekmek için herkes en
kıymetli hazinesini vermek zorundadır: Heybelerin, çuvalların dibinde
kalan birkaç avuç buğdayını herkes verecektir. Bana kızmayın,
küçücük ve hiç doyurmayan lokmalarımızı daha da küçülteceğiz, belki
açlıktan karnımız kazınacak ama hasat zamanına kadar süt içerek
ayakta kalabiliriz. O zaman, bir vermişsek yüz alacağız. Hadi, son bir
gayret daha dostlarım, sıkın dişinizi! Kendiniz için, çocuklarınız için
bu fedakarlığı, bu kahramanlığı gösterin. Bir ana olarak söylüyorum ki
hiç pişman olmayacaksınız. Ekim mevsimi geçmeden bana yardım
edin...

Toplantıda herkes bana hak vermiş, destek vermişti, ya da ben öyle
anladım. Ama bu kararı uygulamaya geçince kolaylık görmek şöyle
dursun korkunç bir mücadele başladı. Benim için en güç olanı, çok
çocuklu aile analarının sokakta bas bas bağırarak her şeye lanet
okumaları idi: Savaşa da, yaşadıkları hayata da, çocuklara da, kolhoza
da, bana da lanet okuyorlardı. Her şeye rağmen, yürekleri parça parça
olsa da, hemen hemen hepsi varını yoğunu verdi: Kimisi on kilo,
kimisi bir avuç.

Biliyordum, görüyordum ki son yiyeceklerini veriyorlardı ve
ben de tereddüt etmeden alıyordum. Hepsini alıyor, avuç avuç
çuvallara dolduruyordum. Arabayla ev ev bütün köyü dolaştım...
Yalvardım, yakardım, bağırıp çağırdım ve ellerinde ne varsa aldım.
Bu çok zor işi yaparken bir tek düşünce bana teselli veriyordu:
Sonbaharda hasadı kaldırdığımız zaman, bir avuç buğday verenlerin
en az yirmi kilo buğday alacak olmaları.

O günlerde sevgili komşum Ayşe'ye nasıl davrandığım da hiç
aklımdan çıkmıyor. Ayşe hastalıklı bir kadındı. Kocası Camanbay
savaştan önce ölmüş ve o da genç yaşta dul kalmıştı. Akrabası yoktu,
hastaydı ve biricik oğlu Bektaş'la oturuyordu. Ağrılardan
kıvranmadığı zamanlarda kolhoza ya da sebze bahçesine gider,
çalışırdı. Bir ineği de vardı. Oğlunu büyütüyor, kıt kanaat geçinip
gidiyordu. Bektaş, henüz çocuk olmasına rağmen çalışmaya başlamıştı
ve çalışkan, iyi bir insan olacağı anlaşılıyordu... O gün tohumluk
buğdayı Bektaş'ın kullandığı araba ile topluyordum. Onların evi önüne
gelince Bektaş'a sordum:

-Bektaş, sizde de biraz buğday var mı?

-Çok az, pek az bir şey...dedi çocuk.

-Hadi, git getir onu.

-Yoo Tolgonay teyze, lütfen siz kendiniz gidip alın.

Ayşe o günlerde pek iyi değildi. Bir keçe üzerine oturmuş, beline
kalın bir şal dolamıştı.

-Ayşe, buraya, herkesin yaptığı fedakarlığı senden de istemeye,
vereceğin buğdayı almaya geldim, dedim.

-Elimizde avucumuzda ne varsa işte orada, diye bana sobanın
arkasında duran bir çuvalı gösterdi.

-Neyi varsa ver Ayşe, yemek-yutmak için istemiyorum bunu, tarlaya
ekmek için istiyorum. Tarla hazır, ekilmeyi bekliyor. Hadi Ayşe, ne
olur beni geciktirme.

Dudaklarını sıktı, başını eğdi ve hiçbir şey söylemeden öylece durdu.
Lanet olası o kıtlık ne hallere düşürüyordu insanları!

-İyi düşün Ayşe, orada bulunan buğday sana kaç gün yeter? On gün,
bilemedin on beş gün. Sonra kış gelecek, bahar gelecek... Düşün. Ben
bu buğdayı oğlun için istiyorum, kendisi de dışarıda arabayla bekliyor.

Gözlerini bana çevirdi ve yüzüme yalvarırcasına baktı:

-Eğer verecek bir şeyim olsaydı vermez miydim? Beni bilirsin
Tolgonay, senin komşunum...

Az daha yalvarmasına, o acıklı haline dayanamayacaktım. Ama
kendimi çabuk toparladım:

-Seninle komşun olarak değil, ekipbaşı olarak konuşuyorum Ayşe.
O çuvaldaki buğdayı halk adına istiyorum, halk için alacağım.
Kalktım ve çuvalı aldım.

Ayşe bakışını başka tarafa çevirdi.

Çuvalda yedi kilo has buğday vardı. Hepsini almak istedim ama
gönlüm elvermedi. Yarısını elimdeki kovaya boşalttım ve sonra ona:

-Görüyorsun ya Ayşe, yalnız yarısını aldım, bana darılma, dedim.
Bana döndü. Gözlerinden akan yaşlar çenesine kadar süzülüyordu.
Ah, ah! Keşki o çuvalı hiç açmadan yerinde bıraksaydım. Ne bilirdim
sonunun ne olacağını?

İki büyük çuval buğday toplamıştık. Bunları kalburdan geçirmiş,
tozdan topraktan arındırmıştık. Tohumları tarlaya kadar kendim
götürdüm. Aslında o gün götürmesem de olurdu, ama tarlanın
sürülmemiş az bir yeri kalmıştı, orasının da sürülmesini, ekme işini bir
an önce bitirmemizi istiyordum.

Buğdayı elle ekecektik. O yüzden de yarın daha gün doğarken
tarlada olmalıydım. Her şey hazırdı ve planladığım gibi oluyordu.
Akşam eve döndüm, ama evde, neden bilmem, içim sıkılmaya başladı.
Yerimde oturamıyor, huzursuz bir şekilde dolanıp duruyordum evin
içinde... Gündüz Bektaş'a ve başka bir çocuğa arabadan tapanları alıp
tarlaya götürmelerini söylemiştim, ne de olsa çocuktular, verdiğim işi
yapıp yapmadıklarından emin değildim. Onun için Aliman'a:

-Bakalım çocuklar ne yapmış, bir göreyim, dedim ve atıma
atlayıp gittim.

Köyden çıkar çıkmaz dörtnala sürmeye başladım. Az sonra hava
kararacaktı çünkü. Tarlaya varınca ne göreyim? Öküzler sabana
koşulu olarak tarlanın ortasında duruyor ama yanlarında hiç kimse
yok. O azıcık yeri sürüp bitirmesi için orada olması gereken çocuğa
çok kızdım. Tarlayı sürmekten yorulan hayvanlar ağır boyunduruk
altında öylece bırakılır mıydı hiç! Bak sana ne yapacağım ben!
diyordum içimden. Onu aramak için tarlaya sürdüm atımı. Bu defa,
arabayı devrilmiş, tapanları gelişigüzel atılmış gördüm. Orada da
kimsecikler yoktu.

-Hey çocuklar nerdesiniz? Cevap verin bana! diye bağırdım.
Sesime ses veren olmadı. Başka bir ses, bir kımıltı da yoktu. Ne
olmuştu bu çocuklara? Nereye gitmişlerdi? Korkuya kapıldım ve
kulübeye doğru koşturdum atımı.

Orada attan indim. Bir kibrit çakıp içeri baktım. Ne göreyim:
Çocuklar yere yatmış, çırpınıp duruyorlar... Dövülmüşler, yüzleri
gözleri kan içinde, elbiseleri yırtılmış, elleri ayakları bağlı, ağızlarına
paçavra doldurulmuş... Önce Bektaş'ın ağzındakileri çıkardım ve
sordum:

-Tohumlar? Nerde tohumlar'? diye gürledim kendimin bile
tanıyamadığı bir sesle.

-Çaldılar! Bizi dövdüler! diyebildi hırıltılı bir sesle. Aynı anda
başıyla hırsızların gittiği yönü gösterdi.

Bundan sonrasını pek iyi hatırlamıyorum, yalnız şurasını iyi
biliyorum ki ben hayatım boyunca o geceki gibi at koşturmadım, o
geceki gibi bir atı çatlatırcasına sürmedim. Mezar kadar karanlık olsa
da gecenin bir önemi yoktu artık. Evimi yaksaydılar, her şeyimi
alsaydılar da tohumlara dokunmasaydılar. Sonbaharda, hasattan sonra
anbardan on çuval buğday çalsalar ona da razıydım. Fareler de taneleri
kemiriyor, çoğunu da alıp götürüyordu zaten. Ama bu tohumları,
bütün umudumuzu bağladığımız ve sonbaharda anbarımızı dolduracak
bu buğdayı çalan adamı yakalasam kendi elimle boğardım.

Hırsızların kaçtığı yöne doğru sürüyordum atımı. Az sonra onları
farkettim. Atlarının taşlara çarpan nallarından kıvılcımlar çıkıyordu.
Hırsızlar çuvalları bindikleri ata, önlerine yüklemişlerdi ve dağlara
doğru gidiyorlardı.

Onları görür görmez bağırmaya, yalvarmaya başladım:

-Bırakın çuvalları onlar tohumluk! Tohumları bırakın! Bırakın!
Dönüp bakmıyorlardı bile, ama aramızdaki mesafe hızla kapanıyordu.
İçlerinden biri, en kenardan olanı rahvan giden bir ata biniyordu. Onu
hemen tanıdım. Bizim rahvan atımız idi o. Adımlarından, ön
ayaklarının sekilerinden de tanıyordum onu:

-Dur! Dur, tanıdım seni! Cenşenkul'sun sen! Cenşenkul! Artık
elimden kurtulamazsın, dur! Gerçekten Cenşenkul idi o. Ötekilerden
ayrılıp atın başını çevirdi ve üzerime doğru gelmeye başladı. Sonra
birden bir ışık parladı, hemen ardından bir patlama duyuldu. Atımdan
düşerken tüfekle ateş edildiğini anladım ama yine de atın ayağı
sürçtüğü için düştüğümü sandım.

Kendime geldiğim zaman her tarafım ağrılar içindeydi, bütün sırtım
ateş gibi yanıyordu. Başımdan sızan kan ensemde pıhtılaşmıştı.
Hemen yanıbaşımda yatan at ise can çekişmekteydi. Ayaklarını
kımıldatıyor, son bir gayretle kalkmaya çalışıyor, ama yavaş yavaş
bütün gücü tükeniyordu. Son bir defa göğsünü parçalar gibi iç çekti,
sonra başı kaskatı arkaya düştü ve bir daha ne kımıltı ne de bir ses...
Şimdi her şey sessizdi, ölen de, yaşayan da. Bir süre daha
kımıldamadan yattım, kalkmaya, doğrulmaya çalışmadım. Hiçbir şey
gözümde değildi artık, hiçbir şeyin önemi yoktu. Hayatın da anlamı
yoktu. Nasıl ölsem? Kendimi nasıl öldürsem? diye düşünmeye
başladım.

Eğer yakınımda bir uçurum olsaydı, kenarına kadar sürünür sonra
başaşağı atardım kendimi. İnsanların yüzüne nasıl bakacaktım ben
artık?... Gökyüzünde Samanyolu'nu gördüm. Samanyolu bana
Ayşe'nin gözyaşlarını hatırlattı. Gözlerinden çenesine kadar süzülen
gözyaşlarını... Neden sonra kımıldadım, önce dizlerimin üzerinde,
sonra ayaklarımın üzerinde durdum. Titriyor, sallanıyor,
utançtan, aşağılanmış olmaktan ve umutsuzluktan hıçkırıklar içinde
yine çöküyor, kargışlar okuyarak bağırıyordum:

-Bin kere lanet sana Cenşenkul, savaş kanında boğulursun inşallah!
Seni ölenler kargısın, çocuklar kargısın Cenşenkul! Bütün lanetler
üzerine yağsın!

Ağlamaktan, bağırmaktan yığılıp kaldım olduğum yerde. Sonra ayak
sesleri duydum ve çağrıldığımı işittim:

-Tolgonay teyze! Tolgonay teyze, nerdesiniz? Bektaş'ın sesini
tanımıştım. Buradayım! deyince soluk soluğa geldi. Diz çöküp
başımı kaldırdı.

-Neyiniz var Tolgonay teyze? Yaralı mısınız?

-Hayır Bektaş, fena düştüm, ama atım bir kurşunla öldürüldü.

-Bu o kadar önemli değil, dedi, şimdi size yardım ederiz.

Sonra sevincini belli eden bir sesle ekledi:

-Atın eti boşa gitmez, her aileye bir parça düşer. Çocuklar beni
arabaya bindirip eve getirdiler. Tam üç gün yattım. Ağrılardan bir o
yana bir bu yana dönüp durdum yatağın içinde. Sırtımdaki ağrılar hiç
dinmiyordu. Bugün bile kötü havalarda o ağrıları duyarım. Hasta
yattığım günlerde pek çok kişi ziyaretime geldi, geçmiş olsun dediler.
Onların hepsine teşekkür ediyorum. Özellikle de tohumluğu yitirmiş
olmamla ilgili en küçük bir imada bulunmadıkları için teşekkür
ediyorum onlara. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davrandılar.
Şüphesiz bütün bu olanların beni ne kadar üzdüğünü çok iyi
anlıyorlardı. Boşa çıkan çabalarımızı, sürülüp de tohumsuzluk
yüzünden ekilemeyen tarlayı, gözü yaşlı çocukların elinden aldığım ve
o rezillere ganimet olan buğdayları düşündükçe yüreğim tarifsiz
acılarla doluyor, gözlerim kararıyor, başım dönüyor...

Bölüm 10

-Evet Tolgonay, ama yalnız sen değildin o acıyı çeken, ben de çok
acı çektim. Yaz boyunca o çıplak tarla beni deşilmiş bir yara gibi
yaktı, uzun zaman acılarım dinmedi. Tarlaları ekinsiz bırakmak,
benim kanımı boşaltmak demektir Tolgonay. Savaş süresince nice
nice tarlalar ekinsiz kaldı! Benim en büyük düşmanım savaş
başlatandır.

-Haklısın Toprak Ana, oğlum Maysalbek ne diyordu mektubunda?

-Evet Tolgonay, hatırlıyorum.

-Evet Toprak Ana, ikimiz de unutmuyoruz. Bugün Ölüleri Anma
Günü, bugün yine her şeyi hatırlıyoruz.

-Hatırlayalım Tolgonay, Maysalbek yalnız senin değil benim de
çocuğum idi, toprağın çocuğuydu. O mektubu tekrar oku bana
Tolgonay.

Bölüm 11

Köydeşlerim beni ziyarete geldikleri zaman, başıma gelen o olaydan
söz etmemeye büyük dikkat gösteriyor, sadece günlük işlerden,
havadan, sudan söz ediyorlardı. Bana acıdıkları için böyle
davrandıklarını sanıyordum. Acıdıkları içindi ama bunun bir başka
sebebi daha varmış. Bunu daha sonra anladım. Onlar başıma geleceği,
beni neyin beklediğini biliyorlarmış.

Bir gün komşum Ayşe de kısa bir ziyaret için eve geldi ve bir kase
taze tereyağ getirdi. Onu kapının eşiğinde görünce utancımdan yerin
dibine batacaktım nerdeyse. Yatağımda doğrulmuş, ne yapacağımı, ne
diyeceğimi bilemiyor, sessizce duruyordum. Söze o başladı:

-Tolgonay, başına gelenleri düşünüp hiç canını sıkma, beni de
davranışımdan dolayı bağışla. Sana zerre kadar kırgın değilim. Eğer
gerekirse bilesin ki senin için hiç tereddüt etmeden canımı bile
veririm. Bektaş artık iki eve de destek verecek bir delikanlı oluyor. O
seni çok seviyor Tolgonay, benden çok seni seviyor... Artık
inanıyorum ki adam olacak hayatı anlayacak...

-Sağol Ayşe, dedim, bu güzel sözlerin için sana çok teşekkür
ederim.

Ertesi sabah kendimi daha iyi hissettim ve kalkıp avluya çıktım, ev
işlerinin ne durumda olduğunu anlamak istedim. Ama çok çabuk
yoruldum ve pencerenin dibine oturdum. Böylece biraz güneşleneyim,
temiz hava alayım istedim. Aliman da evdeydi ve avluda çamaşır
yıkıyordu. Ona kolhoz işine gitmesini söyledim ama başkarmanın izin
verdiğini ve beni yalnız bırakmamasını tenbih ettiğini söyledi.
O bahar, Suvankul'un kendi eliyle dikip yetiştirdiği elma ağacı öyle
güzel, öyle çok çiçek açtı ki, sanırsızın yeni güç kaynaklarına
başvurmuş, gençleşmiş, yeniden güçlenmiş o büyük elma ağacı.
Bahçelerin çiçeklenme döneminde hava çok temiz olur. Gökyüzü açık,
ufuk geniştir. Her şey güzeldir. Oturduğum yerden işte o güzellikleri
seyrediyordum. İşte bu sırada emekdar postacımız Temirşal geldi
yanıma. Selamünaleyküm Tolgonay, nasılsın? dedi. Biraz telaşlı,
biraz huzursuz görünüyordu. Sık sık öksürüyor, geçen hafta soğuk
aldığından söz ediyordu. Böyle konuşurken çantasını karıştırdı.

-Sana da bir mektup var galiba, dedi. Çantadan mektubu çıkarırken
pek soğukkanlı davranması, önem vermiyor görünmesi biraz canımı
sıktı doğrusu...

-Deminden beri niçin söylemiyorsun? Kimden geliyor? dedim.

-Maysalbek'ten galiba, diye kekeledi. Sevincimden olacak,
mektubun her zamanki gibi üçgen katlanmamış olduğunu birden
farkedemedim. Kalınca beyaz bir zarfın içinde, daktilo ile yazılmış bir
mektup idi bu. Yine o sırada, komşumuz eski asker Bektursun geldi
koltuk değneklerine dayanarak. Bacağından yaralanmıştı ve yarası
günden güne daha çok acı veriyordu. Bazen bize uğrar, birkaç dakika
sohbet ederdik.

Bektursun selam verip yanıma sokuldu, zarfı elimden aldı ve
Maysalbek'ten geliyor dedi.

-Hadi okusana, ellerin niye titriyor! diye bağırdım. Hadi, ayakta
durma, otur da oku şu mektubu... Ayağını güçlükle uzatıp keçenin
üzerine oturdu.

Yaralı bacağını bükemiyordu. Parmakları titreye titreye zarfı açıp
mektubu çıkardı ve okumaya başladı. Ah yavrum, sevgili oğlum!
Daha ilk satırda anladım seni.

Görüyorsun ya anacığım, zaman geçince benim doğru hareket
ettiğimi daha kolay anlıyorsun. Evet anam, emin olmalısın ki oğlun,
şerefli davrandı. Her şeye rağmen, yüreğimin ta içinin içinde, pek
açığa vuramadığım şu düşünceler hep kalacaktır. Ah küçüğüm,
sevgili oğlum, bu dünyayı kendi isteğinle nasıl bırakıp gidersin? Ben
seni bunun için mi doğurdum? diyeceksin.

Evet anam, bir ana olarak bana hesap sormaya her zaman hakkın var.
Ama sana bu sorunun cevabını çok sonra tarih verecektir. Benim,
şimdi söyleyebileceğim bundan ibaret: Savaşı biz istemedik ve biz
başlatmadık. Bu savaş, herkesi canevinden vuran çok büyük bir
felakettir. Bu canavarı devirip etkisiz hale getirmek için kanımızı
dökmemiz, canımızı feda etmemiz gerekiyor: Aksi halde insanlığa
layık olmayız. Benim idealim savaş kahramanı olmak değildi, ben
daha mütevazi bir amaç seçmiştim: Bir öğretmen olmak istiyordum.
Candan istediğim, şey öğretmen olmaktı. Ama, beyaz tebeşir ve cetvel
yerine, elime asker tüfeği almak zorunda kaldım. Bunun sorumlusu da
ben değilim.

Yaşadığımız devir böyle istedi. Çocuklara bir defa bile ders vermek
nasip olmadı bana.Bir saat kadar sonra, vatan için görevimi yapmak
üzere buradan gideceğim. Bu gidişin dönüşü olmayacak. Sağ olarak
dönmeyeceğim. Hücum başladığı zaman birçok arkadaşımızın
hayatını kurtarmak için gidiyorum.

Halk adına, zafer adına, insan için güzel olan her şey adına
gidiyorum. Bu benim son mektubum, son sözlerimdir. Anacığım!
Bin defa, binlerce defa hep sana, senin ana yüreğine sığınacağım,
sana sonsuza kadar borçlu kalacağım. Seni umutsuzluklara
düşürdüğüm için bağışla beni anacığım. Beni anlamanı da istiyorum.
Benim fedakarlık duygum, hayat okulunda yoğrularak pekişti. Bu
benim, öğretmenleri olmak istediğim çocuklara da ilk ve son
dersimdir. Ben gönüllü olarak gidiyorum, insanlara böyle büyük bir
armağan sunabildiğim için de gururluyum.

Ağlama anacığım ağlama. Hiç kimse ağlamasın. Gözyaşı dökmenin
zamanı değil artık. Beni bağışla anacığım. Elveda.

Elveda dağlarım, elveda Alatav... Ah bilseniz sizi ne kadar çok
seviyorum!

Öğretmen oğlun Teğmen Maysalbek Suvankulov Cephe, 9 Mart
1943, Gece yarısı

Bir rüyadan uyanır gibi, ağır başımı yavaşça kaldırdım. Avluda
sessiz bir kalabalık toplanmıştı. Hiç kimse ağlamıyordu. Maysalbek
öyle istemişti çünkü. Kadınlar koluma girip kalkmama yardım ettiler.
Ayağa kalktığım zaman bir rüzgar çıktı, elma ağacının çiçeklerini
başımıza döktü.

Ötelerde, dorukların yükseldiği yerde, sonsuz bir mavilik uzanıyordu
gökyüzüne. Ta içimde bir sitem, bir sızı da vardı. Büyük acımı,
üzüntümü bağıra bağıra bütün dünyaya duyurmak istiyordum. Ama
oğlumun son dileğini yerine getirmek için bağrıma taş basıp
susuyordum. O ana kadar Aliman ne yapıyordu bilmiyorum. O sırada
kollarını açıp yavaş yavaş bana sokulduğunu gördüm. İyice yaklaşınca
gözlerimin içine baktı, sonra döndü, yüzünü elleriyle örterek
yanımdan ayrıldı.

İkinci oğlumu işte böyle kaybettim. Ondan bana yalnız bir asker
şapkası kaldı.

Bölüm 12

-Bana da adı kaldı. Hen onun toprağıyım, vatanıyım. İnsanlar onun
sözlerini unutmuyorlar Tolgonay. Bu insanlar onun ülkesinin
insanları.

-Çok doğru Toprak Ana. Bizim kolhoz da onun adını taşıyor artık.
Maysalbek'in asker arkadaşları onun mektubunu köy bürosuna
göndermişler. Yazdıkları mektupta arkadaşlarının kahramanlığıyla
gurur duyduklarını, onu asla unutmayacaklarını, vatanın da onun
anısını yaşatacağını söylemişler. Yine onların yazdıklarına göre,
büyük saldırının başlamasından önce Maysalbek bir düşman
cephanesini havaya uçurmuş, o büyük patlamada, o civarda tek canlı
kalmamış. Oğlum Maysalbek'i ve bütün kahramanları selamlıyorum
elbet. Onun kahramanlığından da gurur duyuyorum. Ama hiçbir şan,
hiçbir şeref onu bana geri getiremez ki! Şan ve şerefin böylesini hiçbir
ana hayal etmez. Analar çocuklarını yaşasınlar diye doğururlar,
dünyada mutlu olsunlar diye doğururlar...

-Haklısın Tolgonay. Ben de zafer getiren o baharı hiç
unutmayacağım. Hepinizin cepheden dönen askerleri karşılamaya
gidişinizi de unutmuyorum. Ama o gün sevinciniz mi daha çoktu,
üzüntünüz mü, bunu söyleyemem.

Bölüm 13

O gün kolhozun sabanı ve bahçe sürmek sırası bizimdi. Sokakta
konuşma ve koşuşma sesleri duyduğumuz zaman bahçedeki işimiz
bitmek üzereydi. Aliman ne olduğunu anlamak için yola çıktı ve
hemen döndü:

-Ana, çabuk ol, dedi, herkes askerleri karşılamaya gidiyor!

Saban, boyunduruklu öküzler, her şey bahçenin ortasında olduğu gibi
kaldı. Genç yaşlı, kadın erkek, koltuk değneğiyle yürüyen sakatlar,
atlılar, yayalar bütün köy bir yöne doğru koşuşuyordu. Ağızdan ağıza
dolaşan bir habere göre, köy yakınında ama karşı kıyıda oturan bir
adam askerlerin yuvaya döndüklerini, istasyonda cepheden asker
getiren iki tren bulunduğunu söylemiş. Bütün komşu köylerden
olanlar köylerine doğru yola düşmüşler, her dakika çıkıp
gelebilirlermiş... Bunun doğru olup olmadığını kimse kimseye
sormuyordu. İnsanlar uzun zamandan beri bugünü
hayal ediyor, bugünü bekliyorlardı. Bu mutlaka doğru
olmalıydı, kimse aksini düşünemezdi. Köyün çıkışında,
savaştan önce yapılan yeni yolun başına gelince durduk.
Atlılar atlarından inmediler. Yayalar ark boyunca uzanan
tümseğe, çocuklar ise yıkık duvarlara ve ağaçlara çıktılar.

Sessiz bekleyiş başladı. Herkes yola bakıyordu. Herkes
birbirine akşam rüya gördüğünü söylüyor ve rüyasını iyiye
yorumluyordu. Bazıları da tümsekten küçük taşlar topluyor,
bunların yüzeyine bakarak birtakım işaretler görmeye
çalışıyor ve hep iyi işaretler gördüklerini söylüyorlardı.
Çünkü özlemleri o idi, istekleri o idi... Bugün kendi
kendime diyorum ki, eğer dünyadaki bütün insanlar, o
gün bizim köyde olduğu gibi hep iyi şeyler düşünseydiler,
çocuklarını, kardeşlerini, babalarını, eşlerini bizim
kadar çok sevseydiler, belki savaş hiç başlamazdı.
Bağrışmalar, meraklı konuşmalar biraz yatışınca, herkes
başını öne eğip düşünmeye daldı. Kader ne hazırlıyordu? Kim
gelecek, kim gelmeyecekti? Bu bekleyiş kimleri sevindirecek, kimleri
üzecekti? Bir ağacın yüksek dallarından birine çıkmış olan bir çocuk
birden bağırdı:

Geliyorlar! Herkes nefesini tutup baktı. Bir kopuzun telleri
gibi gerilmişlerdi sanki. Herkes aynı sözü tekrar etmeye
başladı: Geliyorlar! Geliyorlar! Böyle bağrıştılar ve tekrar
sessizliğe gömüldüler. Sonra, kendilerine gelir gibi kımıldanıp
sormaya başladılar birbirlerine: Peki ama, nerdeler?
Ve herkes yine sustu... Bizim ilerimizde, anayolda bir at arabası
göründü. Oldukça hızlı geliyordu. Yol ayrımına gelince durdu.
Arabadakilerden biri aşağı atladı, kaputunu, çantasını aldı, omuzuna
attı. Arabadakileri selamladı ve bizim bulunduğumuz yöne doğru
yürüdü.

Kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes şaşkın, tek askerin gelmekte
olduğu yola bakıyordu. Asker yaklaştı. Kalabalık hala
kımıldamıyordu. Yüzlerdeki şaşkınlık donup kalmıştı sanki. Hepimiz
bir mucize bekler gibiydik. Pek çok evladımızın dönmesini umarken
yalnız bir tanesi dönüyordu ve bu yüzden gözlerimize de
inanamıyorduk.

Asker yaklaşıyordu. Sonra birden durdu. Köy girişindeki sessiz
kalabalığı görünce o da şaşırmıştı: Kim bunlar? Niçin susuyorlar?
Niçin yıldırım çarpmış gibi duruyorlar orada? Birini mi bekliyorlar?..
diye düşünüyordu herhalde. İki defa başını arkaya çevirip anayola
baktı, kendisinden başka gelen yoktu. Bize doğru yürümeye devam
etti. Sonra bir kere daha arkasına bakıp durakladı. İşte o sırada, bizim
önümüzde duran çıplak ayaklı bir kız çocuğu birden bağırdı:

-Bu benim ağabeyim Aşırali! Aşırali! Başörtüsünü çıkardı, bütün
gücünü ayaklarına vererek askere doğru koşmaya başladı.
Onca zaman sonra ve o kadar uzaktan ağabeyini nasıl tanımıştı Allah
bilir. Onun tüfek patlar gibi bağırması bizi de dalgınlıktan uyandırdı.
Kız ve erkek çocuklar da onun peşinden koşmaya başladılar.

-Evet, Aşırali o, ta kendisi! diyordu bazıları. Bunu duyan genç yaşlı
herkes askere doğru koşmaya başladı. Sanırdınız ki büyük bir güç bize
kanat vermişti. Kollarımızı açıp ona doğru koşarken, kucağımızda
bütün hayatımızı, çektiğimiz bütün acıları, sıkıntılı bekleyişimizi,
uykusuz gecelerimizi, ağaran saçlarımızı, dullarımızı, yetimlerimizi,
gözyaşlarımızı, iniltilerimizi, cesaretimizi, her şeyimizi taşıyor, zaferle
dönen o askere götürüyorduk.

Asker, orada kendisini karşılamak için toplandığımızı anlayınca, bize
doğru koşmaya başladı. Bütün kalabalık böyle koşarken, bir trenin
galdur-guldur geçtiğini, rüzgarının yüzüne vurduğunu hissediyor ve
Anaa!.. Alimaan! diye bağıran oğlumun sesini duyar gibi
oluyordum. Vagon tekerleklerinin gürültüsü kulaklarımda
uğulduyor, uğulduyordu...

Atlılar askerin yanına daha çabuk ulaştılar, kaputunu, çantasını
kaptılar, iki yandan ellerini tuttular. Ah! Zafer! Zafer! Ne kadar çok
bekledik seni! Selam sana büyük zafer, selam sana! Döktüğümüz
gözyaşları için bizi bağışla! Başını Aşırali'nin göğsüne yaslayarak ve
omuzlarını sarsarak Benim Kasım'ım nerde? Benimki nerde?
Ötekiler nerde? Onlar ne zaman dönecek? diyen gelinim
Aliman'ı bağışla! Bize Hepsi gelecek, yakında hepsi gelecek, yarın
gelecekler... diyen Aşırali'yi de bağışla... Aşırali'yi kucaklarken
Caynak'ı, Maysalbek'i, Kasım'ı, Suvankul'u düşünüyordum. Onların
hiçbiri geri gelmedi. Beni de bağışla Büyük Zafer, bağışla!..
Sessizce yürüyorduk. Ara sıra Aliman hıçkıra hıçkıra ağlıyor, sonra
havasız kalmış gibi derin bir iç çekiyordu. Yüzü umutsuz, başı eğik,
gözleri dalgın... Çektiği acıları yüzünden, mahzun bakışlarından,
büzülmüş dudaklarından anlıyordum.

Ben Aliman'ın ne düşündüğünü biliyor ve ona içimden şunları
söylüyordum: Ah benim biricik gelinim, artık ayrılmamız gerekiyor.
Kasım'ı tamamen yitirdin. Ne yapalım? Ölenin ardından ölünmez ki!
Hayatın boyunca o dul peçesini taşıyamazsın. Artık her şey bitti ve
sen de gitmelisin.

Evet, gitmekten başka yapacağın bir şey yok... Hayır, sana asla
darılmam. Sen isteyerek ya da bir kapris uğruna gitmeyeceksin ki!
Kader böyle istedi. Ah bu kader! Bu kader! Biliyor musun senden
ayrılmak benim için ne kadar güç olacak? Biz seninle ana-kız gibiyiz.
Gittiğin zaman öz kızımı gelin eder gibi göndereceğim seni.
Mutluluğun için dua edeceğim. Yaşamak, mutlu yaşamak senin
hakkındır. Gençsin, güzelsin. Kendine mutlaka bir eş bulursun. Yeter
ki iyi bir insan olsun. Kasım'ın yerini doldurabilir mi? Bunu nasıl
bilebiliriz? Ben evde yapayalnız kalırım, dünyada yapayalnız... Bunu
düşünmek bile beni ürpertiyor. Bu yaşlı dönemimde beni avutacak bir
şey de yok. Bana bir torun vermeye vaktin olmadı. Böylesi senin
için belki daha da iyidir. Sen beni düşünme. Benim gibi bir ihtiyar
yüzünden gençliğini niçin mahvedeceksin'?

Ben yaşamı yaşadım artık. Gitmeye karar verdiğin zaman bana
söyle, yeter. Serbestsin, canın ne zaman isterse o zaman gönül
rahatlığı ile gidebilirsin. Seni hiç unutmayacağım, çünkü seni
seviyorum ve sana teşekkür borçluyum...

Yürürken aklımdan işte bunlar geçiyordu ve bunları Aliman'a
gerçekten söylemek istiyordum. Aliman da benim düşüncelerimi
tahmin ediyordu sanırım. İki insan birbiriyle tam bir uyum içinde
yaşarsa, konuşmadan ya da yarım sözcüklerle bile anlarlar birbirlerini.
Yine de bana bir şey söylemiyordu. Yarım kalan ve öylece bırakılan
yoldan geçiyorduk. Alimana ve Kasım'ın ev yapmak için
hazırladıkları arsaya bir göz attım. Avluda, beş yıl önce taşınmış taş
yığınlar hala öylece duruyordu. Tuğlalar, kerpiçler çatlamış,
kırılmış, moloz haline gelmişti. Savaş başladığı günden beri
yarım kalan yolda kimsecikler yoktu. Her yaz yarım kalmış
evleri dul avrat otları ve pazılar kaplıyordu. Duvarlar yıkılmış,
dağılmış, içerde böğürtlenler çıkmış ve dalları pencerelerde
koca koca delikler açılmasına sebep olmuş... Sonbahar başlarına
kadar o evlerin bahçesine bir kazık çakar ve danaları bağlarlardı.
Danalar dolaşıp durur, tavuklar, horozlar eşelenir, her yeri kazar, tozu
toprağı kaldırırlardı. Zaten bu kanatlılar terkedilmiş yapıları, mezarları
pek severler. O saatte de orada duvarlara, mezar taşlarına konar gibi
tünemiş, sereserpe güneşleniyor, alçak seslerle gurgluyor, sanki bir
şeyler konuşuyorlardı.

O yeni mahalleyi ıpıssız görünce şaşırdım Allahım, burada yuva
kurup yerleşmek isteyenler şimdi nerdeler? Kader zavallı Kasım'a
burada ilk yuvasını kurmasına izin vermedi! İçimde büyük bir boşluk
hissettim, yüreğim yine acılarla doldu. Aliman koluma girmiş, bana
destek oluyordu. Anlamlı bir gülümseme ile şöyle dedi:

-Ana, yine mi umudunu yitirdin? Hayata hiç mi güvenin kalmadı?
Kendini koyverme ana. Anlıyorum, çok zor, ama sen benim cesur
anamsın, sen benim...

Sözünü kesti, söylemek istediği şeyi söylemekten vazgeçti. Sadece
acı bir gülümseme belirdi dudaklarında. Sonra Sen benim çok, çok
iyi anamsın dedi. Gel şu tümseğe oturup biraz gevezelik edelim.

İşte şimdi bana kararını bildirecek, artık benden ayrılacağını
söyleyecek diye geçirdim aklımdan. Yakıcı bir dalga kapladı
vücudumu, ona ve kendime duyduğum bir acıma duygusuydu bu.
Titrek sesime hakim olmaya çalışarak:

-Peki Aliman, dedim, oturalım ve biraz gevezelik edelim.

Yolun kenarındaki tümseğe oturduk. Gelin kaynana geleceğimiz
hakkında bir karara varmak için baş-başa vermiş gibiydik.
Aliman gözlerini yere indirdi, içini çekti ve konuşmaya başladı:

-Ee, işte o lanet savaş da nihayet bitti. Şimdi sen kendi kendine
herhalde bizim hayatımızın, geleceğimizin ne olacağını
soruyorsundur...

Sustu. Ben hiçbir şey söylemedim. Aliman başını kaldırıp yüzüme
baktı. Çok ciddiydi.

-Hiç üzülme ana, dedi ve mahzun bir gülüşle konuşmaya devam etti:
Artık bizim için bir tutamlık, bir kırıntı kadar bile mutluluk
olamayacağını sanıyorsun.

Evet, bir evden dört erkeğin gitmesi, hiç birinin dönmemesi olur şey
değil. Ama bekle anacığım, bırak konuşayım. İçtenlikle söylüyorum ki
maksadım seni avutmak, teselli etmek değil. Kendimi de aldatamam.
İnan bana, kalbimden geliyor da söylüyorum: Caynak dönecektir!
Onun öldüğünü söylemiyorlar ki, kayıp olduğunu söylüyorlar. Demek
ki ölmemiş, öldüğünü gören yok. Belki esir düşmüştür, ya da
partizanlarla ormanda gizlenmiştir.

Ama artık beklemediğimiz bir anda geliverecek... Belki bir yerde
ağır yaralı olarak bulunuyor, haber veremiyordur. Her şey olabilir.
Göreceksin, güzel bir günde karşımıza çıkıverecek. Bekleyelim ana,
onu ölmeden mezara gömmüş duruma düşmeyelim. Benzer olaylar
olmadı mı? Sen kendin de duymuşsun, esir olduğu, kayıp olduğu
söylenenler değil, resmi yazıyla öldüğü bildirilenler arasında bile sağ
salim dönenler olmuş. Baksana, Sarı Vadi'de bulunan komşu Kazak
köyünde ne oldu? Yas tuttular, ölü aşı verdiler ve sonra öldü
sandıkları gençler sağ salim döndüler! Ben kuvvetle inanıyorum ki
bizim Caynak da yaşıyor ve yakında gelecek. Dört erkekten hiçbirinin
geri gelmemesi olur şey değil çünkü. Bekleyeceğiz... Bu kadar çok
bekledik, biraz daha bekleyebiliriz. Benim için de hiç endişe etmene
gerek yok. Senin gelinin idim, şimdi ise bütün çocuklarının yerine
oğlun oldum...

Aliman sustu. Uzunca bir süre hiç konuşmadan oturduk. Mayısın
ortasında idik. Uzakta, çok uzakta bulutlar toplanıyor ve hava iyice
koyulaşıyordu. Sanki kara bir dumanla şişiver gibiydi bulutlar. Çok
uzak görünen o bulutların toplandığı yerde şimşekler çakıyor, gök
kesik kesik gürlüyordu. Ufukta gökyüzü sağnak sağnak boşanırken
beride güneş pırıl pırıldı. Serin yağmur kokusu bize kadar geliyor,
sağnak, uzaktan vuran güneş ışınlarıyla parlayarak bir yerlere
koşuyordu. Dağlara doğru ilerliyor, dağlardan tekrar yamaçlara iniyor,
oradan bozkıra uzanıyordu. Gözlerimi oralardan ayıramıyordum.
Yağmurun serin rüzgarı çarpıyordu ateş gibi yanan yüzüme. Aliman'a
hiç bir şey söylemiyor, konuşmuyordum. Benim ona söyleyebileceğim
kelimeler de ufukta, sağnak sağnak boşanan bulutlarda idi:
Parlak, gür ve apaçık olarak. Yağmur bolluk getirirdi. İnsanların karnı
doyacak, yaşayacaklardı. Ben de yaşayacaktım onlarla birlikte. Bu
iyimserliğimin sebebi yalnız Aliman'ın beni bırakıp gitmek istemeyişi,
bana acıması değildi. Bunun kadar, belki daha önemli bir sebep de,
savaşın bütün insanları katı, bayağı, acımasız, bencil, ruhsuz
bir hale getirememiş olduğunu görmemdi. Savaş kanlı çizmeleriyle
insanları kırk yıl çiğneyip ezebilir, onları öldürebilir, her şeyi yakıp
yıkabilirdi ama, insan denen varlığa baş eğdiremez, değerini düşürüp
onu gerçek anlamda mağlup edemezdi.

Benim Aliman da bir insandı. Umudunu inancını yitirmemişti.
Karanlık bir gecede düşman hatlarının gerisine paraşütle atlayan sonra
hiçbir iz bırakmadan kayıplara karışan Caynak'ın, bir gün çıkıp
geleceğine inanıyordu. İnsanlığa inanıyor, dünyanın bu derece
adaletsiz olamayacağına inanıyordu. Onun inancını sarsmak, umudunu
kırmak istemiyordum. Hatta, bir çocuk gibi ben de inandım
söylediklerine. Ya gerçekten yaşıyorsa? Güzel bir günde çıkıp
gelirse?... Böyle inandığımıza göre bir gün çıkagelmesi hiç de mucize
olmayacaktı. Ah ne kadar büyük bir mutluluk olurdu bu!..
O günü hayal ederek dalıp gitmiştim. Sessizliği Aliman bozdu.
Bahçedeki işi bitirmeden geldiğimizi önce o hatırladı:

-Ana, bahçede saban bizi bekliyor, hadi toprak kurumadan gidelim
hemen; dedi.

Koşarak geldik sebze bahçesine. Öküzler sabanı sürükleye sürükleye
çit kenarına gelmiş, otluyorlardı. Aliman onları geri getirdi. Sabanın
bıçağını tekrar toprağa sapladık. İnsanın kendine gelmesi, işe sarılması
için çok az şeye ihtiyaç duyması şaşırtıcı değil mi? Bazen iyi bir söz
işitmesi yetiyor. Aliman'a da öyle olmuştu. Savaştan önceki haline
dönüvermişti sanki.

Cıvıl cıvıldı şimdi. Her sözü, her hareketi ve gülümsemesiyle
tıpkı eski Aliman'dı. Küçük beşmentini çıkarıp bir kenara atmıştı.
Eteklerini kaldırıp beline sıkıştırmış, kollarını sıvamış, ensesindeki
yağlığı sıyırmıştı. Uzun kamçıyı sallıyor ve öküzlere bağırıyordu:

-Aydaaa Akbaş! Aydaaa Kısakuyruk!

Aslında Aliman, benim kendimi toparlamama, işe, hayata sarılmama
yardım etmek için böyle davranıyordu. O unutulmaz gündeki
davranışının asıl sebebi bu idi. Arada bir geriye dönüp bana bakıyor,
gülümseyerek takılıyordu:

-Ana, sabana o kadar çok abanma, toprak altındaki taşları da söküp
çıkartacaksın! Gücünü idareli kullan! İki üç dönüş daha yapsak
bahçenin sürülmesi bitecekti, ama buna vakit bırakmadan yağmur
geldi, pıtır pıtır ses çıkararak neşe ile yağmaya başladı. Önce
öküzlerin sırtına seyrek ama iri damlalar inmiş, biraz duralar gibi
olmuş, sonra sağnak şarıl şarıl, gürül gürül akmaya başlamıştı. Bir
anda bütün köyü kapladı ve karıştırdı.

Tavuklar kanatlarını açıp gıdaklıyor, yavrularıyla bir kuytuya
kaçıyor, kadınlar avluda iplere asılmış çamaşırları toplayıp evlere
koşuyorlardı. Çocuklar ve köpekler, aksine, evlerden fırlayıp sokağa
çıkıyor, yağmur altında yarışıyor, bağrışıyor, yağmur şarkısını
söylüyorlardı:

Yağ yağ yağmur tarlada çamur

Ambarlar doo-la-cak Diykanlar (1-Çiftçi, 2-Kırgız mitolojisinde
çiftçilerin, koruyucusu ilahe.)güü-le-cek...

-Sırıl sıklam ıslanacağız, bir kuytuya gidip dinmesini bekleyelim,
dedim Aliman'a.

O başıyla hayır işareti vererek:

-Bir şey olmaz ana, dedi, eriyecek değiliz ya! Küçük bir kız çocuğu
gibi sağnak şarıltısı altında gülüyor, bir yandan da üvendireyi
batırıyordu öküzlere.

Onun neşesi bana da geçti: Ah yavrum ah, ışık gibi parlak, yağmur
gibi tazesin! Mutluluk tam senin içindi, senin hakkındı! Ah kader ah!
O gün Aliman'ın bütün bunları benim için yaptığını bugün çok daha
iyi anlıyorum. Savaşı, üzüntülerimi biraz unutmamı, hayata daha
iyimser bakmamı istiyordu.

Yüzünü göğe çevirip ellerini de yukarı kaldırarak:

-Bak ana, bak, yağmur ne güzel, diyordu. Bu yıl bolluk olacak,
ambarlar dolacak... Hoop! Hop! Yağ yağmur yağ! Doyur susamış
toprağı! Hoop! Hop!

Kamçısını hem havadaki yağmura, hem de öküzlerin tüten
sağrılarına indiriyor, gülüyordu. Yağmur altında ne kadar güzel
göründüğünün farkında değildi. İnce entarisi vücuduna yapışmış,
göğüsleri diri diri meydana çıkmış, kalçası, vücudunun bütün hatları
belirlenmişti. Gözleri mutluluktan parlıyordu ve yanakları al al
olmuştu. Savaş! Savaş! Lanetler olsun sana!

Bulutlar yön değiştirdiği için yağmur seyrelmeye başladı ve Aliman
da sustu. Sağnağın koşup gittiği yöne üzülerek bakıyor, gittikçe azalan
yağış sesini dinliyordu.

Sağnak çayın ötesine geçince şarıltısı duyulmaz olmuş ve hızla
uzaklaşmıştı. Aliman derin bir iç çekti. Kasım'ı mı hatırlamıştı o an?
Başka bir şey mi iç çekiyordu? Sonra bana dönüp yine gülümsedi:

-Ana, böyle bir yağmurdan sonra mısırları ekmenin tam zamanı,
dedi ve eve koştu.

Az sonra, ıslatılmış mısır dolu küçük bir kova ile geri geldi. Şişip
irileşmiş mısır taneleriyle avucunu iyice doldurdu:

-Ana, dedi, bu mısırlar büyüyüp sütlenince ve kuruyup sertleşmeden
gelmeli Caynak...

O günü hiç unutamam. Güneş bulutların ardından yeni doğmuş bir
çocuk gibi göründü. Yağmurdan yıkanmış, pırıl pırıl olmuştu. Aliman,
sabanın açtığı ve çamurlaşan çizgiden çıplak ayakla yürüyor, her iki
adımda bir durup mısır tanelerini serpiyordu.

Mısır taneleriyle birlikte umut, iyilik, hasret tohumlarını da ekiyordu.
Göreceksin ana, diyordu, benim kehanetim doğrulanacak. En sütlü
koçanı Caynak için kendi ellerimle kızartacağım. Bu sütlü koçanlar
için benimle her zaman kavga ederdi. Hatırlıyor musun? Bir gün, bana
vermemek için bir koçanı ateşten kapmış, ceketinin altına, koynuna
sokup kaçmıştı. Mısır karnını öyle yakmıştı ki arı sokmuş gibi
kıvranıyordu. Bir kova suyu karnına dökmek zorunda kaldı daha fazla
yanmamak için. Ben de ona yardım edeceğim yerde katıla katıla
gülüyor, oh olsun! oh olsun! diyordum. Hatırlıyor musun ana?
O olayı hatırlayıp gülüyordu. Bana da hatırlattığı için sağ olsun...

Bölüm 14

-Evet Tolgonay, Caynak'ı çok beklemiştiniz.

-Çok bekledik Toprak Ana. Mısırlar da bekledi. Bir kere, iki kere, üç
kere sütlenip üç kere kurudular ve Caynak gelmedi. Hiçbir haber de
alamadık. O üzüntümü paylaşmak için gözyaşları içinde sana geldiğim
günleri hatırlıyor musun?

-Çok geldin Tolgonay, çok geldin. Gelininin gençliği heba oluyor
diye de ağlıyordun, benden bir öğüt, bir fikir istedin. Ama ben sana
yardım edemezdim ki Tolgonay. Bugün bile sana söyleyecek bir şey
bulamıyorum.

Bölüm 15

Zaman kendi akışında sürüp gidiyordu. Kolhozda işler bir düzene
girmiş, hayat şartları kolaylaşmıştı. Artık savaşı daha az anıyorduk.
Onun yüreğimize açtığı derin yaralar da kapanmaya başlamıştı.
Aliman ve ben kolhozda çalışmaya devam ediyorduk.

Ben sorumluluklarımı cepheden dönen erkeklere devretmiştim.

-Üç yıl siz olmadan çalıştım, sıkıntılardan, üzüntülerden bol bol
payımı aldım. Ama işte artık geldiniz, görevi teslim alın, dedim
gençlere. Bana da artık izin verin de emekli olayım. Şu son yıllarda
iyice çöktüm, ihtiyarladım, ama yine de size elimden gelen
yardımı yapmaya devam ederim elbet...

O günün gençleri bana Şef Ana Başımız Ana dediler. Bu, bana
duydukları saygının ifadesiydi. Hayat normale dönmüş görünse de,
Aliman ve ben henüz huzura kavuşmuş değildik. Belki kimse
farketmiyordu ama yüreğimiz yine parça parça idi ve hep aynı şeyi
düşünüyorduk. İlk bakışta gerçeği kabul etmek, hayatımızı istediğimiz
gibi bir düzene sokmak için kararlar almak çok kolay görünüyordu.
Aslında kolaydı da. Eğer, Aliman kadar iyi olmayan başka bir gelinim
olsaydı, onunla daha fazla bir arada yaşamamızın hiçbir yararı ve
gereği olmadığını apaçık söylemekte hiç tereddüt etmezdim.
Vakit geçmeden bir koca bulmasını ve evden ayrılmasını söylerdim
ona. Ama böyle bir şeyi Aliman'a söylemek hiç de kolay değildi.
Kelimeleri ne kadar seçerek ve yumuşatarak kullanırsak kullanalım,
meselenin özü değişmezdi: Katı ve kaba! Kendisi istemedikçe ona
git diyemez, evden çıkaramazdım.

Bir gün, Aliman'ın anne ve babası Kayındı'dan dönerken bize
uğramışlardı. Bunu fırsat bilip, vicdanımın sesine de uyarak, onlara
Aliman'ın serbest olduğunu, gitmek isterse bunu hayır dualarımla
kabul edeceğimi söylemeyi düşündüm.

Ama bu konu açılınca daha başında Aliman kestirip attı:

Ne yapacağımı ben bilirim, dedi, anne ve babasına. Gidip
gitmemeye ben karar veririm, bu benim meselem, sizden rica
ediyorum bizim hayatımıza karışmayın!..

Onun bu çıkışından sonra, söylediklerimden ve söyleyeceklerimden
utandım ve yüzüne bakamadım. Ama benim küçük gelinim pek
anlayışlı idi. Hiçbir şey olmamış gibi davrandı ve konu ile ilgili hiçbir
şey söylemedi.

İşte böyle birbirimize acıyarak, Caynak dönecek umuduyla
kendimizi aldatarak geçiyordu günlerimiz. Bu umut zamanla azaldı,
ama çok geç idi artık.

O olay nasıl oldu bilemiyorum. Bizim köyümüz sürülerin geçtiği
yolun kenarındadır. Her bahar koyunlar yaylaya, dağlara çıkarken
buradan geçerler. Sonbaharda ise dağlardan inip bozkıra giderler.
Bazen çobanlar hayvanlarını dinlendirmek için bizim köyde birkaç
gün kalırlar.

1946 yılının sonbaharında, komşu köyden genç bir çoban gelip geçti.
Kurak topraklardan geliyor, bol ot bulabileceği otlaklara gidiyordu.
Sırtında eskice, gri bir kaput olduğu için askerliğini yaptığı da
belliydi. Güzel bir atı vardı. Tüfeği omuzunda, kürkü eyerin terkisinde
asılı dururdu. Köyden atını koşturarak geçerdi. Sadece geçer, durup
eğlenmezdi. Zaten pek çok atlı gelip geçtiği için ona da pek dikkat
etmiyorduk. Ben onu hiç tanımıyordum.

O yılın sonbaharlarında köyde düğünler oluyordu. Ailelerden biri,
evlenen oğullarından birinin şerefine bir kökpar oyunu düzenlemişti.
Yukarıda sözünü ettiğim çoban usta bir binici ve oyuncu olduğunu
göstermiş, Aliman ve ben evde, düğüne gitmek için hazırlanıyorduk.
Aliman içeride giyinirken sokaktan dörtnala koşuş sesleri geldi. Sonra
avlu kapısının önüne küt! diye bir şeyin düştüğünü duydum.
Koşup çıktım dışarı: O çobanı gördüm. Atı soluk soluğa idi
ve hırsından yerinde duramıyor, şaha kalkmak, fırlayıp koşmak
istiyordu. Çobana gelince, pek mağrur duruyordu eyerin üzerinde.
Kırbacını dişleri arasına almış, kazağının kollarını sıyırmış... Kökpar
(vurulmuş teke) avlu kapısının tam önündeydi. Bu oyunda, kökpari
kapan yiğidin onu sevdiğinin bahçesine ya da kapısı önüne bırakmak
hakkıdır. Ben, bilmem neden, ne diyeceği mi, ne yapacağımı şaşırdım,
sadece dilime geleni söyledim.

-Bu niçin evlat?

-Burda kim oturuyor?

-Sen kimi arıyorsun?

Bir şeyler mırıldandı, kökparı elinden düşürdüğünü de söyledi
kekeleyerek. Sonra yere eğilip kökparı kaptı, atın başını çevirdi, yolun
yukarısına doğru sürüp gözden kayboldu. Az sonra onu kovalayan
rakipleri de geldi.

Çobanın gittiğini görünce onun izinden dörtnala sürdüler atlarını.
İşte, hepsi bu kadar... O güden sonra çobanı hiç görmedim. Ama biraz
incindiğimi söyleyebilirim. Madem ki kökparı getirmişti, geleneklere
göre onu ev sahiplerine bırakması gerekirdi. Belki kökparı bırakmadı
da elinden düşürdü diye de düşündüm, ama niçin yolun ortasına
düşmemiş de tam bizim kapının girişine düşmüş? Ne demek
oluyordu bu?

Aliman giyinip çıktığı zaman her şeyi bir anda kavradım. Çiçekli bir
çevre sarmıştı boynuna, ipek entarisini giymişti. Bana kaçamak bir
bakıştan sonra başını eğdi. Biraz mahcup olmuştu.

-Gel ana, gidelim, dedi.

Çobanın geliş sebebi artık pek açıktı. O anda, birkaç günden beri
Aliman'ın su almak için ta çaya kadar gittiğini hatırladım. Oysa arka
avlunun hemen yakınından geçen arkın suyu boldu. Aliman dereden
oldukça geç dönüyordu.

Yüreğim acı verecek şekilde sıkıldı. Kıskançlıktan mı? Hayır.
Gelinimin gençliğini yitirmeden bir koca bulması için Allah'a dua
ediyordum hep. Ama yine de, kendi öz kızını evlendirecekmiş gibi bir
kaygıya kapıldım. Onun yanılmasından, aldatılmasından
korkuyordum. Kendini yeni yuvasında nasıl hissedecekti? Kimlerle
beraber olacaktı. Düğünde, düğünden dönerken ve sonra evde, bunları
düşündüm hep.

Aliman, bu adamı iyi tanıyor musun? Kimdir? Bak küçük kızım,
çok acele karar verme. Önce onu iyice tanımaya çalış... Aliman'a
söylemek için aklımdan bu sözleri geçiriyordum. Onun mutluluğuna
engel olmamak için ne yapmalı, nasıl davranmalıydım? Konuyu
yüz yüze konuştuğumuz zaman Aliman'ın sıkılmaması için, kendisini
serbest, rahat hissetmesi için ne yapmalıydım?

Onunla her zamanki gibi konuşmaya gayret ediyor, rahat etsin diye
şakalaşıyor, onu kınamadığımı anlatmaya çalışıyordum. Ama bütün
çabalarıma rağmen benim çektiğim sıkıntıyı anlıyordu. Akşam Aliman
kovayı aldı ve su getirmek için çaya gitti, ben de o zaman rahat bir
nefes aldım.

Gitsindi. Buluşsun, konuşsunlardı. Ama pek çabuk döndü. Çaya
gitmemiş, kovayı arktan doldurmuştu.

-Ana, dedi kovayı yerine koyarken, ben su ısıtacağım, sen
de başını yıkayacaksın...

-Acelesi yok kızım, dedim, yarın bütün gün vaktim olacak
başımı yıkamak için, ama sen dışarı çıkmak istiyorsan...

Sözümü kesti:

-Yarın iş günü, vaktimiz olmayacak. Saçlarını yıka anne, ben
örgülerini tarakla açar, sana yardım ederim. Büyük bir lenger su
ısıttıktan sonra Aliman, kendi kendine yıkanmasını bilmeyen küçük
bir kızmışım gibi bana yardım etti. Saçlarıma önce yoğurt sürüp
yumuşattı. Sonra kokulu sabunla yıkadı. Durulayıp durulayıp
tekrar tekrar yıkadı. Yanımdan hiç ayrılmıyordu. Suyu değiştiriyor,
sıcak suyu soğuk suyla karıştırıp ılıştırıyor, ibrikle başıma döküyordu.
Başka zaman olsa bu kadarına sabredemezdim. Ama o akşam
randevusunu kaçırmış olmasından kendimi sorumlu tutuyordum
ve bunun için üzgündüm. Aliman ise halinden pek memnun
görünüyordu. Saçımı tararken bana şöyle dedi:

-Eskiden, yani gençliğinde, saçların pek gür, örgülerin de ağırdı
değil mi?

Başımı usulca okşuyor, avucunun içini yüzümde tatlı tatlı
gezdiriyordu. Gözlerim yaşla dolduğu için başımı kaldırmıyordum.

Bu davranışı ile herhalde bana veda ediyor. diye geçiriyordum
aklımdan. Sonra saçlarımı örmeye başladı. Gidip sandıktan Kasım'ın
vaktiyle kendisi için aldığı kokuyu getirdi. Onu saçlarıma
süreceği zaman itiraz ettim:

-Yapma Aliman, sakın yapma! Benim yaşımda bir kadın için çok
ayıp olur, benimle alay ederler!

Beni dinlemedi bile. Büyük bir neşe içinde, başıma, boynuma,
yüzüme döküyordu kokuyu. Küçük şişede bir damla parfüm kalmadı.
Sonra beni kucaklayıp öptü, karşıma geçip bir güzel süzdü:

-Şu gençliğe, şu güzelliğe bakın! diye bağırdı yaptıklarından büyük
bir mutluluk duyarak.

Doğrusu, ben de kendimi pek keyifli ve mutlu hissettim. Çayımızı
içtikten sonra Aliman:

-Artık yatmalı, iyice dinlenmeliyiz, gidip senin yatağını
hazırlayayım, dedi.

O gece ne ben uyuyabildim ne de o. Aliman düşüncelerine dalmıştı.
Ara sıra iç çekiyor, bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu yatağında.
Ben ise hep onu düşünüyor, her yerde onu görüyordum. Bazen elinde
bir kucak gülhatmi ile, buğday tarlasının ortasında biçerdövere doğru
koşarken, biçerdöverin basamağına o çiçekleri koyarken, sonra,
yaramazlık yapmış bir afacan gibi yine koşa koşa dönerken
canlanıyordu gözümde. Bazen de onu, Kasım'ın ata binmesine engel
olmaya çalışırken, küçük bir çocuk gibi ağlaya ağlaya onun kollarına
asılırken görüyordum. Onunla tren istasyonuna gidişimizi de
hatırlıyordum. Arabayı çok hızlı sürüyorduk. Yanımda oturan
Aliman'ın başı karla benek benek, yanakları soğuktan al al olmuştu.
Kar, atkısına, saçlarına, yakasına düşüyor ve onu daha da
güzelleştiriyordu. Sonra, kollarını açıp bana doğru koşması geliyordu
gözlerimin önüne: Ana, ana! İkimiz de duluz artık, zavallı dullar!..
diye bağırması... Onu kıpkırmızı lalelerle dolu tarlanın ortasında kara
başörtüsüyle benden kaçarken de görüyordum. Birlikte geçen
günlerimizi, bizi birbirimize bağlayan her şeyi hatırlıyordum. Birden
onu, o çobanla giderken de gördüm. Çoban sürüsünü vadiden,
kurumuş dereden geçiriyordu. Sanki Aliman'ın sesi geldi kulağıma:
Gidiyorum ana, bağışla beni, bana darılma, beni kınama, elveda
anacığım, elveda! Ben de, kolumu sallaya sallaya yamacı inip
peşinden koşuyordum: Küçük yıldızım benim, elveda! Gidiyorsun
demek... Elveda Aliman, sana mutluluk diliyorum... Çobana da
bağırıyordum: Ey, sen, genç adam, ona iyi bak! Gelinimi incitme,
yoksa sana lanetler okurum!

Gözlerimden akan yaşlar yastığımı ıpıslak yapmıştı. Çarşafı başıma
dolamış, Aliman duymasın diye sessizce ağlıyordum...

Ertesi gün işten döndükten sonra Aliman dışarı çıkmadı, akşam
vaktini evde geçirdi. Sürüsünü sürüp götüren çoban da bir daha
görünmedi. Aliman bu yüzden acı çekiyor olmalıydı. Yüzü hiç
gülmüyordu çünkü.

Beni bir yerlere gezmeye gönderir, sen de hoşlandığın o adamla
giderdin diye geçirdim aklımdan. İçimden kızdım da. Zavallı küçük
gelinim, bu ne talihsizlik, bu ne mutsuzluktur! Böylesine büyük acıları
çekmek için mi dünyaya geldin sen?

Her şeye rağmen günler geçiyordu ve yine her şey unutuldu. İlkbahar
başında çoban yine geldi. Otlakta koyunlarını otlatırken gördüm onu.
Aliman akşamları yine kaybolmaya, eve çok geç dönmeye başladı.

Ona hiçbir şey söylemiyordum. Kendi geleceğine kendisi karar
vermeliydi. Bir akşam Aliman çok gecikti. Bütün köy uykuya
dalmıştı. Ben de yatmaya karar verdim ve lambayı kısıp yattım.
Ama gözüme uyku girmedi. Huzurum iyice kaçmıştı. Pencere
arkasından, dışarıdan gelen en ufak sese kulak kabartıyordum. O gece
dolunay vardı ve gökyüzü ışıl ışıldı. Ara sıra ince bulutlar dolunayı
gölgeliyor, okşayıp geçiyordu. Durgun bir bahar havası vardı dışarıda.
Ama ben üşüyor, titriyordum. Soğuktan ziyade yalnızlıktan idi bu.
Sonunda kürküme sarılıp yattım ve daldım. Neden sonra korkular
içinde uyandım. Ne göreyim? Aliman eşikteydi: Entarisinin
düğmeleri kopmuş, göğüsleri çıplak, saçları karmakarışık ve gözleri
bulanık... Sarhoştu! Onu ilk kez sarhoş görüyordum. Sallana sallana
içeri girdi, düşmemek için güçlükle sobaya tutundu. Onu bu halde
görünce tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Aliman başını
kaldırdı:

-Ne bakıyorsun bana öyle? dedi, Sarhoşum işte! Votka içtim işte!
Yapacak başka şey mi var! Ben içmiyeyim de kim içsin? Ne
susuyorsun, hadi söyle söyleyeceklerini!

Ağzımı açıp tek kelime söyleyemedim. Dilim tutulmuştu.
Gelinimi o durumda görmek büyük bir acı, büyük bir üzüntü
veriyordu bana. O, sobaya tutunmuş öylece duruyordu. Sonra başını
öne eğdi ve fısıldar gibi konuşmaya başladı:

-Bilmiyorsun ana, hiçbir şey bilmiyorsun... Ben... Ben bugün... Hani
Kasım'ı geçirdiğimiz yer var ya... Hani çaya gitmiştik. İşte orada...
Sözlerini bitiremedi, bir çığlık attı. Başını iki eli arasına aldı ve olduğu
yere yığıldı. Hüngür hüngür ağlıyor, çırpınıyordu.

İşte o zaman ben de kendimi topladım, yanına koşup onu kucakladım
ve bağrıma bastım:

-Aliman kızım, ne oldu? Niçin ağlıyorsun? Derdini söyle bana. Sana
biri kötü bir şey mi yaptı? Söyle. Yoksa bana mı darıldın? Eğer bana
darılmış, gücenmişsen onu da söyle yavrum, içindekileri olduğu gibi
söyle kızım...

Aliman hıçkırıklar arasında konuştu:

-Ah anam ah! Zavallı, talihsiz ve kimsesiz anacığım. Bilmiyorsun...
Hem bilsen elinden ne gelir ki? Ah anam oy, anam oy! Gözyaşlarıyla
ıpıslak olan yüzünü göğsüme yaslayarak uzun bir süre inledi. Sonra
yavaş yavaş sakinleşti ve uyudu.

Ama uyku arasında da hıçkırmaya, inlemeye devam etti. Ben gün
ağarıncaya kadar başucundan ayrılmadım ve düşündüm: Nasıl
yaşayacağız? Ne yapacağız? Sonunda onunla her şeyi apaçık
konuşmaya karar verdim. Ama sabahleyin Aliman benimle konuşmak,
bana açılmak istemedi. Geceki olay ya da olaylar onu perişan etmişti,
nefret içindeydi. İşe giderken avlu kapısından yavaş sesle:

-Beni bağışla anacığım, dedi.

Onu daha fazla üzmemek için ben de bu konuda hiç bir şey
söylemedim.

O olayın üzerinden yaklaşık üç ay geçti. Yazın, kaçak Cenşenkul
hakkında bir soruşturma açılmıştı. Savaştan sonra köye yerleşmeye
cesaret edememişti ama, bazı geceler evine geldiği biliniyordu.
Kazakistan'da bir yerde saklanıyor, çaldığı hayvanları ordan oraya
götürüp satıyormuş. Bir gün yakalanmış ve geçmişini araştırmaya
başlamışlar. Bizim köye tanıklarla yüzleştirilmek için getirilmiş. Köy
komitesinden bir haberci gelmiş:

-Seni tanıklık yapman için çağırıyorlar, demişti bana.

Çağrıldığım yere gitmek için evden çıktım ve yolda Aliman'a
rastladım. İşten dönüyordu. Yorgun, bıkkın, üzgündü. Kimseye
sokulmuyordu. Onu öyle görünce acıdım, çok üzüldüm. Evde yalnız
kalmasını da istemediğim için:

-Hadi sen de benimle gel, eve beraber döneriz, dedim.

-Hayır ana, dedi, orada ne işim var benim, eve gideceğim, başım
ağırıyor.

-Peki kızım, git, biraz uzan ve dinlen. İneği ben sağarım. Köy kurulu
idarehanesinin önünde kapalı bir araç vardı. Tanıklık için çağrılanlar
acele acele basamaklardan çıkıyor, işten çıkıp gelen meraklılarla
kalabalık büyüyordu. Uzun zamandan beri, galiba yedi yıldan beri
Cenşenkul'u görmüş değildim. Haydutluk ona yaramış olmalıydı:
Sağlıklı, pek dinç görünüyor, tombul yanaklarından kan fışkırıyordu.
Pencere kenarında bir sıranın üzerinde oturuyor, kuşkulu gözlerle
etrafına bakıyordu. Oradakilerden birini kendisine sorduğu bir
soruya sinirlenerek cevap verdi:

-Benim hırsız olduğumu iddia ediyorsun ha? Kim görmüş hırsızlık
yaptığımı? Suç üstünde mi yakaladınız beni? Hayır. Öyleyse sebepsiz
yere suçlama. Sen ne söylersen söyle, hepsi hava! Kanıt gerek beni
suçlamak için, kanıt!

Bunu duyunca aralık pencereyi hışımla iterek bağırdım:

-Yalan söylüyorsun rezil herif! Kanıt istiyorsun, tanık istiyorsun ha?
Pekala öyleyse, işte, kanıt da benim, tanık da!

Sorgu hakimi yerinden kalktı ve:

-Ana, içeri girin lütfen, dedi.

İçeri girdim ve hemen konuşmaya başladım:

-Seni suç üstünde yakalayamadık, bu doğru, yakalamak için
peşinden gidecek vaktimiz bile yoktu. O günlerde biz toprağı
tırnaklarımızla kazıyor, cephedeki askere buğday yetiştirmeye
çalışıyorduk. Çocuklarımıza yiyecek olarak başakların kabuğunu,
tozunu yedirebiliyorduk ancak. Sen ise bizim atlarımızı çaldın!
Toprağı işleyeceğimiz son gücü, son imkanı aldın elimizden. Aç
yavruların yiyeceğini daha da kısarak, tane tane topladığımız, tohum
olarak ekeceğimiz buğdayı çaldın! Sen bir düşman idin. Bu buğdayı
çalıp kaçarken gördüm seni. Ve arkandan bağırdım: Dur, seni
tanıdım Cenşenkul, dur! dedim. Sen ne yaptın? Geri dönüp üzerime
ateş ettin! İşte sana kanıt!

Sustum. Sorgu hakimi bana:

-Teşekkür ederim ana, dedi, sizi daha fazla tutmayacağım.
Buyrun, gidebilirsiniz.

Kapıdan çıkarken Cenşenkul'un karısı çıldırmış gibi üzerime atıldı ve
bağırmaya başladı:

-Seni iğrenç cadı seni! Gerçeği söylüyorsun ha! Gerçeği öğren de
gör cezanı! Gelininin karnını kim şişirdi ha? Burnunun dibinde gebe
bıraktılar orospu gelinini! Al sana gerçek! Demek çektiklerin
yetmedi? Bu gerçek karşısında ne yapacaksın bakalım! Utanmaz
sefiller sizi!

Onu çekip bir kenara aldılar, konuşturmamak için elleriyle yüzünü
kapadılar. Ama onu tutanlara:

-Bırakın, dokunmayın ona, dedim.

Başka hiçbir şey söylemeden ayrıldım oradan. Yolun tozu toprağı mı
çok sıcaktı, yoksa utangaçtan ayaklarım mı yanıyordu, bilmiyorum,
koşar adımla uzaklaştım oradan. Sonra yavaşladım. Kafamdaki
kargaşayı giderip düşüncelerime bir sıra, bir açıklık vermeye çalıştım.
Gelinimin hamile kalabileceğini aklıma bile getirmemiştim ama,
doğruydu işte. Son zamanlarda Aliman şaşılacak kadar değişmişti. Az
konuşuyor, kalabalıktan kaçıyor, arkadaşlarının yanına bile
sokulmuyordu. Ben bunu, o çobanla aralarının açılmasına
yoruyordum. Bahar gelir gelmez çoban dağlara çıkmış, bir daha da
görünmemişti. Araları bozulmuş, üzüntüsü bundan olsa gerek diye
düşündüm. Demek ki o acıklı halinin sebebi başkaymış. Ne büyük bir
felaketti bu! Böyle bir şey kimin aklına gelirdi? Düşünüyor, bu işi
nasıl halledeceğim diye kafa çatlatıyor, ama hiçbir çıkış yolu
bulamıyordum. Aklımı oynatacaktım nerdeyse...

Ertesi gün komşum Ayşe bize geldi. Çayımızı içip konuşurken bana
şunları söyledi:

-Bu gece Cenşenkul'un karısı köyden ayrıldı, nereye gittiği
bilinmiyor.

Hiçbir şey söylemedim. Bana ne idi onun gidip gitmemesinden.
Serbest olduğuna göre nereye isterse gidebilirdi. Nasıl gittiğini çok
sonra, ta iki yıl sonra öğrendim: O gece köyümüzün erkekleri toplanıp
Cenşenkul'un karısının evine gitmişler, bütün eşyalarını bir at
arabasına yüklemişler ve ona Hadi bakalım, demişler, seni
köyümüzde istemiyoruz, def olup git, nereye gidersen git!

Ta o zamandan beri, köyümüzden hiç kimse başımıza gelen o
felaketten söz etmedi. Aliman insanların kendisi için ne dediklerini
belki işitiyordu. Herkesin düşüncesi, yargısı ayrı olabilirdi. Aliman'a
acıyanlar da, onu kınayanlar da bulunabilirdi. Ama bana hiç kimse bu
konuda tek kelime söylemedi. Bundan dolayı da şükran borçluyum
onlara. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen bana saygıda kusur
etmediler.

Aliman'ın hamile olduğunu öğrendiğim günden sonra, aramızda
hiçbir şey değişmedi, ilişkilerimiz eskisi gibi devam etti. Hayatımızı
yaşıyor, işimizi her zamanki gibi yapıyor, en önemlisi de her konuda
birbirimizin fikrini soruyorduk. Aliman hamileliği hakkında, yapacağı
doğum hakkında hiçbir şey söylemiyor, belki buna cesaret
edemiyordu. Konuşmak istese bile konuyu durmadan erteliyordu
herhalde.

Ben de konuşmuyordum. Çünkü gururu bir kere daha kırılmasın, asla
onu kınadığımı sanmasın istiyordum. Zaten buna hakkım da yoktu.
Çünkü onun bütün hayatı benim gözlerimin önünde geçiyordu. Her
şeyi görüyor, her şeyi anlıyordum, öyleyse onun düştüğü durumdan
ben de sorumluydum. Eğer Aliman bir suç işlediyse bu aynı zamanda
benim de suçumdur. Eğer o, dünyaya bir çocuk getirecekse bu, benim
de çocuğum olacaktır. Utancı da, bütün güçlükleri ve acıları da
üstleneceğim. İkimiz de bu konuyu ergeç enine boyuna konuşmak
zorunda olacağımızdan emindik. Konuşunca da, suskun geçen
günlerimizden dolayı birbirimizi bağışlardık. Ama o gün bir türlü
gelmiyor, hep erteleniyordu. Bir gün, artık bu konuşmayı daha fazla
ertelememek, bu konuda daha fazla susmamak için kendi
kendime karar verdim.

Yaz sonuna doğru -hamileliğinin beşinci ya da altıncı ayıydı-bir
sabah erken, ineği sürüye katmak için çıkarmıştım. Sığırtmaç çocuk o
gün küçük bir horoz gibi ötüyordu evlerin önünde. Sürü bizim evin
önünden geçerken, sığırtmaç yuvarlak yüzüne bütün güleçliğini
vererek bir yandan hayvanları çeviriyor, bir yandan da bana
sesleniyordu:

-Süyünce! Tolgonay teyze, süyünce! Güzel bir haberim var,
süyüncemi isterim. Çorabek dedenin gelini doğum yaptı!

-Yaa, ne zaman?

-Bugün, şafakta.

-Kız mı, oğlan mı?

-Bir kız, Tolgonay teyze. Adını Torgay koyacaklarmış, çünkü
Torgay kuşu gibi tam şafak sökerken doğmuş.

-Çok iyi, Allah uzun ömür versin, bu sevindirici haber için sana da
teşekkür ederim.

Bu öksüz çocuğun bir doğum olayına bu kadar çok sevinmesi beni
duygulandırmıştı. Habere sevindim, içeri girdim. O anda, hiç
aklımdan çıkmayan meseleyi nasıl unuttum bilemiyorum. Avlu
kapısından bağırdım:

-Aliman, haberi duydun mu? Çorabek'in gelini doğurmuş. Bir kız...
Birden, çiğnediğim lokmadaki bir taşı ağrıyan dişimle ezmişim gibi
durdum.

Aliman ayakta sessizce duruyordu. Gözlerini yere indirmiş, ısırdığı
dudakları bembeyaz olmuştu. Ne düşünüyordu o anda? Herhalde
yakında kendisinin de yapacağı ama kimsenin sevinçle konu komşuya
duyurmak istemeyeceği doğumu. Yaptığım patavatsızlık içimi
yakmıştı ama olan olmuştu bir kere. Yüzüne bakamadığım için gidip
ocağın başına çöktüm ve hiç gereği yokken onu oraya, bunu buraya
koyarak sözde çeki düzen vermeye çalıştım. Dönüp baktığım zaman
Aliman hala duvarın dibinde, gözlerini yerde bir noktaya saplamış
duruyordu. Onun haline yüreğim parçalandı. Kalktım ve yanına
sokuldum:

-Neyin var? dedim, kendini iyi hissetmiyor musun? Hasta mısın?

-Hayır ana.

-Belki yaptığın iş ağır geliyor, evde kal, dinlen biraz.

-Hayır ana, tütün yapraklarını dizmek ağır bir iş değil. Ve Aliman
işine gitti.

Bir kere daha artık susmamaya, ona utanacak hiçbir şeyi olmadığını,
yeni doğan bütün çocukların birbirine benzediğini, kendi doğuracağı
çocuğun benim de çocuğum olacağını söylemeye karar verdim. Ona,
kendi çocuklarıma baktığım gibi özenle, şefkatle bakacağımdan emin
olmasını da söyleyecektim. Bunu bilmeliydi. Başı eğik
dolaşmamalıydı. Analık hakkının neler olduğunu bilmeli, insanların
yüzüne bakmaktan çekinmemeli, gururla yaşamalıydı.
Bunları söylemek düşüncesiyle Aliman'ın peşinden koşarak bağırdım:

-Aliman, bekle biraz, sana söyleyeceklerim var. bekle!

Duymazlıktan geldi ve ardına bakmadan uzaklaştı. Bütün gün içim
içimi yedi ve söylendim durdum: Hayır, bu böyle devam edemez! Bu
akşam onunla her şeyi konuşacağım. Ama kararımı uygulayamadım.
Akşam eve döndüğüm zaman Aliman henüz gelmemişti. Onu merakla
beklemeye koyuldum. Nesi var? Niye bu kadar gecikti? diyordum
durmadan. Sonunda çalıştığı yere gitmeye karar verdim. Evden
çıkarken Bektaş'la karşılaştım. Hiçbir şey söylemeden, bir kucak
taze otla bizim avluya girdi. Yine hiçbir şey söylemeden yeşil otu
ineğin otluğuna bıraktı ve bundan sonra alçak sesle konuştu:

-Tolgonay teyze, Aliman size haber gönderdi, kendisini
aramamanızı söyledi. O, Kayındı'daki kendi köylerine gitti.

Bacaklarım titredi ve eşiğin üzerine çöktüm.

-Ne zaman gitti?

-Öğleden sonra, bundan iki saat kadar önce. Yoldan geçen bir
kamyona bindi. Sürücü onu şoför mahalline aldı. Şoför mahalli iyidir,
hiç sarsmaz.

Ah Bektaş, mesele yalnız o olsaydı! dedim kendi kendime. Yine de
onun, saf, iyi niyetli teselli çabasına minnet duydum. Bektaş artık tam
bir delikanlı olmuştu. Kolhozun at arabasını kullanıyordu. Ona
hayretle, aynı zamanda hayranlıkla baktım. Ne kadar çabuk
büyümüştü! Omuzları nasıl da gelişmişti! Sesi gibi hareketleri de
erkekçe idi. Ta çocukluğundan, bebekliğinden beri severim onu. Bu en
güç anımda beni görmeye gelmekle çok iyi etmişti.

Bektaş arka gidip su getirdi. Semaveri ocağa koydu. Avluyu suladı
ve sonra süpürmeye başladı.

-Siz dinlenin Tolgonay teyze, dedi bana, ben elma ağacının altına
keçe yaygıyı sereceğim. Annem de gelecek az sonra. Sizin çayımızı
çok seviyormuş, nerdeyse gelir.

Aliman'ın gidişinden sonra günler geçmez oldu. Daha önceki
yalnızlığım yalnızlık değilmiş, gerçek yalnızlığı bilmiyormuşum
meğer. Ancak üç gün dayanabildim. Sonra dünyam karardı. Evimin,
hatta hayatımın da bir değeri yoktu artık. En dayanılmaz olanı da
Aliman'ın akıbetini düşünmekti. Ailesi onu iyi karşılamamışsa, hele
önceki davranışını yüzüne vurup onu aşağılamış iseler, bizi dinlemek
bile istemedin, özel hayatına kimseyi karıştırmayacağını, bizi de
ilgilendirmeyeceğini söyledin, ama işte utanılacak bir durumdasın ve
bize sığındın, bize muhtaç oldun!... demişlerse! Ona böyle
diyebilirlerdi. Ne olurdu o zaman gelinimin hali? Çok gururluydu, bu
hakarete nasıl dayanırdı? Allah korusun, canına da kıyabilirdi. Ah
Aliman, ah! Eğer benim yanımda kalsaydın, ben her şeyi üstlenir, sana
laf söyletmezdim.

Aklıma her olasılığı getiriyor ve kahroluyordum. Sonunda kendi
kendime: Bu böyle olmaz, dedim, oraya gitmeli, görüp anlamalıyım.
Beni dinlemesi için yalvar yakar olurum, belki dönüp gelir. Ah ne iyi
olurdu gelirse! Gelmezse gelmez. Yapılacak bir şey yok o zaman.
Onun iyiliği için dua ederim, ağlaya ağlaya dönüp gelirim. Böyle
dedim ve kararımı verdim. Ertesi gün yolculuğa hazırlandım. Evi ve
ineği Ayşe'ye emanet ettim.

Bektaş, yoldan geçen kamyonlardan birini durdurdu, beni bindirdi ve
Kayındı'ya hareket ettim. Kamyon köyden çıkıp anayola girdikten
sonra, genç bir kadının anızlar içinde bir patikadan yürüdüğünü
farkettim. Hemen tanıdım onu: Aliman idi bu! Sevgili Aliman bana,
bizim eve doğru geliyordu.

-Dur! Hemen dur! diye bağırdım sürücüye. Kamyon hızını alamayıp
biraz gittikten sonra durdu. Çantamı kaptım ve kayar gibi tozun
toprağın içine düştüm. Bir sis gibi koyu o tozun içinde bir anda her
şey kayboldu, görünmez oldu. Bir an, rüya mı görüyorum yoksa? diye
geçti aklımdan. Toz bulutu kamyonla birlikte uzaklaşınca Aliman'ı bir
daha gördüm.

-Alimaan! Alimaan! diye bağırdım olanca sesimle. Ona doğru nasıl
koştum? Bunu değil de, konuştuğumuz, birbirimize sımsıkı sarılarak
ağladığımız zamanı hatırlıyorum. Ayrı olduğumuz günlerde ayrılık
acısı ikimizi de perişan etmişti ve bu yüzden o günlerde
çektiğimiz acıları anlatacak söz bulamıyorduk. Aliman'ın
yüzünü okşuyor ve durmadan aynı şeyleri söylüyordum:

-Geldin değil mi küçük kızım? Bana döndün, anana döndün, işte
burdasın.

-Aliman da cevap veriyordu:

-Evet döndüm, sana döndüm anacığım, işte burdayım.

Birbirimize sarılmış öyle dururken karnındaki bebek kımıldadı, hem
de iki defa. Anasının karnını tekmeliyordu. Bunu çok iyi hissettim.
Aliman elini karnına koydu, sevgiyle, yavaş yavaş okşadı yavrusunu.
Gözlerindeki o sevgiyi, o ana şefkatini görmek bütün benliğimle
sarstı beni. Nasıl olmuş da kötü şeyler düşünmüştüm onun için?
Analık! Kutsal analık! Böyle bir mutluluğun bir damlası, acılardan
oluşan okyanusa değer! Yanağımı yanağına yapıştırdım ve kendimi
tutamayıp hüngür hüngür ağladım.

-Aliman, sevgili güzel kızım! Senin için öyle korktum ki!

Beni yatıştırmaya çalıştı:

-Ağlama ana, ağlama. Beni bağışla, aptalın biriyim ben. Seni hiç
terketmemeliydim. Ayrılmak istediğim doğru, bunu denedim, ama
gördüğün gibi başaramadım, ayrılığa dayanamadım, hep seni
düşünüyordum.

Kendi kendime, `her şeyi konuşmanın tam zamanı' diye
düşündüm ve sordum:

-Niçin gittin kızım? Bana mı gücendin? Susuyor, belki ne cevap
vereceğini düşünüyordu.

Sonra içini çekerek şöyle dedi:

-Bunu sorma anacığım. Ne yararı olacak ki? Bu konuda birbirimize
hiç bir şey sormayalım, söylemeyelim. Yoksa üzüntülerim daha da
artar.

Her defasında böyle oluyordu. Yine kaçıyordu konuşmaktan. Böyle
davranmakla kendisini daha da güç durumda, sıkıntılı durumda
bıraktığını neden anlamıyordu? O yıl sonbahar çok yağmurlu geçti,
uzun sürdü. Yağışsız bir tek gün geçirmedik diyebilirim. Aliman da,
tıpkı sonbahar gibi, günden güne daha asık suratlı oluyordu.
Konuşmuyor, gülmüyor, her zaman ki düşüncelerine dalıp gidiyordu.
Doğumun yaklaştığını anlıyordum. Bazı şakalarla, okşamalarla onu
rahatlatmak, düşüncelerini başka bir yöne çekerek eğlendirmek
istiyordum ama boşuna. O artık boş sözlerle avunacak ve o büyük
hüznünü unutuverecek küçük bir kız değildi.

Aslında ona yardımcı olmak isteyen yalnız ben değildim, ama kimse
bir şey yapamıyordu. Bir gün Bektaş bize saman getirdi. Annesinin
tekrar hastalanıp yatağa düştüğünü de söyledi. Ateşi çıkmış ve
öksürüyormuş. Ayşe'yi görmek için onlara gittim ve biraz çıkıştım:

Sağlığına dikkat etmen gerektiğini çok iyi biliyorsun ama
etmiyorsun. Böyle bir havada uzak yerlere misafirliğe gidilir mi hiç?
Belli belirsiz gülümsedi, biraz mahcup olmuştu galiba. Çünkü bir
mazeret ileri süremiyordu. Üç kadın arkadaşıyla birlikte, Bektaş'ın
arabasına atlayıp komşu köyde bir düğüne gitmişlerdi:
Artık dönmek için yerimden kalkarken Ayşe eteğimden tuttu:

-Dur biraz Tolgonay, eğer darılmazsan sana bir şey söylemek
istiyorum, dedi.

-Söyle, söyle, dedim ve oturdum.

-Biz gerçekten vadideki o köye gittik ama, düğün için değil
Tolgonay. Orada bir akrabamın olmadığını biliyorsun. Senden izin
almadan seni de ilgilendiren bir konuda bir karara vardık. Bunun için
özür dilerim. Biz o köyde o çobanla görüştük, onu bir duvar dibine
sıkıştırarak şöyle dedik: Olanları bilesin, Aliman doğurmak üzere,
çok az kaldı doğuma, sen ise hiç bir suçun yokmuş gibi
umursamıyorsun! Ne demek oluyor bu? Namus, şeref yok mu sende?
Böyle dedik ama hiçbir sonuç alamadık. Bir kere, adam zaten
evliymiş. Sonra, ne vicdanı var ne imanı. Kanun manun da tanımıyor,
her şeyi inkar ediyor. Sözün özü Tolgonay, ondan umut yok. Bu
yetmiyormuş gibi karısı da bizim oraya geliş sırrımızı öğrendi.
Cadalozun biri o kadın. Açtı ağzını, yumdu gözünü ve bize olmadık
küfürler etti, sonra da kovdu bizi. Dönüş yolunda yağmura tutulduk.
Hava soğudu, iliklerimize kadar ıslandık ve gördüğün gibi yatağa
düştüm. Ama bana bakma sen, bir şey değil bu. Biz şimdi Aliman için
ne yapacağız? Onu söyle.

Ayşe dudaklarını ısırıp ağlamaya başladı. Ona:

-Ağlama Ayşe, dedim, ben hayatta oldukça Aliman'a kimse bir
kötülük yapamaz.

Ayşe'lerden ayrıldım. Ona başka ne diyebilirdim ki? Bundan sonra
zorlu günler başladı. Doğum pek yakındı ve Aliman'ı gözden
kaçırmıyor, nereye gitse peşinden ben de geliyordum. Doğum
sancıları başlar başlamaz yanında olmalıydım. Böyle bir sebep
olmasa, onu gölge gibi takip ederek niçin canını sıkayım?
Bir gün kalın giyimlerini giydiğini, ayrıca bir yün şala sarındığını
gördüm ve sordum:

-Nereye gidiyorsun sevgili kızım?

-Çaya.

-Böyle rutubetli bir havada çaya gidilir mi? Otur evde, rahatına bak.

-Hayır, gideceğim.

-Öyleyse ben de gelirim, seni yalnız bırakmam. Öyle bir bakış baktı
ki görmeliydiniz. Şu son günlerde çektiği bütün acılar öfke olup
birikmiş ve bana yönelmişti:

-Niye bana yapıştın? Ne istiyorsun benden? Her dakika bir gölge
gibi peşimden ayrılmıyorsun. Rahat bırak beni! Geberip gideceğimi
mi sanıyorsun? Korkma, gebermem.

Kapıyı hızla çekti ve gitti. Kapı yüzüme bir kamçı gibi çarpmıştı
sanki. Gönlüm kırılmış, içim parçalanmıştı. Yine de nereye gittiğini
merak etmekten kendimi alamadım, az sonra arkasından çıktım. Kapı
eşiğinde durup bakınca onu göremedim. Çay kenarına gitmiş
olmalıydı.

İnce, ahmak ıslatandan bile daha ince, bir yağmur yağıyor ve insanın
vücudunu hafif ama soğuk bir buhar gibi kaplıyordu. Rüzgar bulutları
önüne katmıştı. Bahçe girilecek gibi değildi. Ağaç gövdeleri çıplak,
donmuş, dallar kararmış ve ıslaktı. Herkes evine kapanmış ve dışarıda
kimsecikler yok.

Yüce dağlar, kararmaya başlayan havada ve sisler içinde belli
belirsiz idiler.

Biraz bekledikten sonra yola koyuldum. Ne istediğini bana
söylememesi hiç de iyi olmamıştı, ama daha da kötüsü, ilk sancılar
başlayınca ıslak bir yere yığılıp kalması olurdu. Bahçenin arkasındaki
patikaya gelince Aliman'ı gördüm. Yavaş adımlarla güçlükle
yürüyerek ve yere bakarak geri dönüyordu. Ben de hemen eve
döndüm. Çay ısıttım, börek kızarttım, yumurta pişirdim. Sonra temiz
bir örtü serdim, kış elmalarının en güzellerini,
en kırmızı olanlarını seçip sofraya getirdim. Sofra örtüsünü görünce
acı bir gülümseme belirdi dudaklarında.

-Gel kızım, dedim, donmuşsun, sıcak çay iç, şu böreklerden de ye
biraz.

-Canım hiç yemek istemiyor ana, dedi, belki bir elma yiyebilirim.

-Bir yerlerinde ağrı, bazı sancılar duyuyor musun?

Söyle bana kızım.

Yine olumsuzdu:

-Bana bir şey sorma ana, dedi, ben kendi varlığımı bile
hissetmiyorum. Kendi halime bırak beni. Böyle derken eliyle bir
şeyleri savar ya da uzaklaştırır gibi bir hareket yaptı. Gece oldu.
Yatakta, bundan sonra ona ne söylesem boş, hiçbir sözüm hoşuna
gitmeyecek diye düşündüm ve üzüldüm. Bu düşünce ile dalıp
gitmişim. Normal olarak geceleri uyanır, Aliman'ın durumuna
bakardım. Ama o gece taş gibi uyumuşum. Olacağı bilseydim,
gözümü kırpmadan on gece beklerdim, başımı duvara bile
dayamazdım.

Birdenbire niçin ve nasıl uyandığımı pek hatırlamıyorum.
Şöyle bir göz atınca Aliman'ın yatağında olmadığını gördüm.
İnsan yarı uykuda kalkınca olup biteni bir anda kavrayamıyor.
Önce onun dışarıya çıkmış olabileceğini ve döneceğini
düşündüm, biraz bekledim. Gelen giden olmadı. Hayattan
ve avludan da bir ses gelmiyordu. Sonra elimi uzatıp yatağını
yokladım. Buz gibiydi! İşte o zaman yüreğim hop! etti: Demek ki
kalkıp gideli epey olmuştu. Alelacele giyinerek dışarı fırladım. Avluda
köşe bucak her tarafa baktım. Yoktu! Sokağa fırlayıp sebze bahçesine
doğru koştum. Aliman! Alimaan! diye bağırıyordum bir yandan.
Sesime ses veren olmadı. Yalnız köpekler uyandılar ve havlamaya
başladılar. Havlamalar bütün köye yayıldı. Büyük bir korku ve keder
kapladı içimi: Aliman gitmişti! Ama böyle bir havada ve gece
karanlığında nereye giderdi?

Şimdi ben ne yapabilirdim? Onu nasıl bulacaktım? Yine,
eve doğru koştum, feneri bulup yaktım, sonra da elimde
fener, Aliman'ı aramak için avlu, kapısına yürüdüm. Kapıdan çıkarken
anbardan birtakım iniltiler duydum. Bütün gücümü ayaklarıma
vererek oraya koştum. Kapıyı o kadar hızlı açtım ki az daha elimdeki
fener düşecekti. Aman Tanrım! Gözlerime inanamadım:

Aliman samanların üzerine yüzükoyun yatmış, doğum sancılarıyla
kıvranıyordu. Üzerine atılıp bağırdım:

-Ne yaptın a kızım, bana niye söylemedin? Yardım edip arkası üstü
çevirmek istedim, elim kanlar içinde kalan eteğine dokununca büyük
bir korkuya kapıldım, irkildim. Yüreğim kafesinden çıkacaktı
nerdeyse. Vücudu ateş gibi yanan Aliman boğuk sesle mırıldanıyordu:

-Ölüyorum! Ölüyorum!

Çoktandır acı çektiği, gücünü, direncini yitirdiği belliydi. Allahım
sen koru bizi! Allahım sen koru! diye dua ettim. O anda, bir doktorun
yardımı olmadan bu doğumu yapamayacağını da anlamıştım.
Aliman'ı orda bırakıp Ayşe'lere koştum, pencereye hızlı hızlı vurdum
ve bağırdım:

-Kalkın, çabuk kalkın! Bektaş, çabuk arabayı hazırla, Aliman çok
hasta. Çabuk ol evladım, çok, çok hasta!

Onları uyandırdıktan sonra Aliman'ın yanına döndüm. Ona su
verdim. Titriyor, dişleri takır takır su bardağının kenarına vuruyor,
ama vücudu ateşler içinde yanıyordu. İki yudum su ancak içebildi ve
sonra kıvranmaya, inlemeye devam etti. O sırada Ayşe de geldi soluk
soluğa. Ayşe ayakta zor duruyordu, o günlerde hastaydı çünkü.
Aliman'ı görür görmez beti benzi iyice sarardı ve telaşla sordu:

-Aliman, güzelim, ne oluyor? Korkma kızım, korkma, seni
hastahaneye götüreceğiz!

İyi bir raslantı olarak Bektaş o gün eve geç dönmüş, atları kolhoza
götürmemiş, avluda, evin önüne bağlamıştı. Hemen bizim avluya
getirdiği arabaya bir kat ot serdik, üzerine minderler, yastıklar koyduk.
Sonra üçümüz birden tutarak Aliman'ı yavaşça arabaya bindirdik ve
hastahaneye yollandık.

Ah o yol! Sonbahar yağmurlarıyla yarılmış, çukur çukur olmuştu. Ve
o gece zifiri karanlıktı. Yörede zaten bir tek hastahane vardı ve o da
karşı yakadaydı.

Çayı geçeceğimiz köprü de aşağıda, epeyce uzakta kalıyordu.
Araba köyden çıktığı zaman Aliman'ın sancıları iyice arttı. Kıvranıyor,
bağırıyor, üzerindekileri atıyordu.

Başını dizlerimin üzerine koymuştum, attığı battaniyeleri hemen yine
örtüyordum. Elimdeki feneri yüzüne tutup gözlerine bakıyor, onu
sakinleştirmeye çalışıyordum. Bektaş da bir şeyler söylüyordu
Aliman'ı yatıştırmak için:

-Dayan Aliman, az sonra köprüye varacağız, birkaç adım daha...
Şimdi, şimdi varırız oraya...

Allah bilirdi köprüye ne zaman varacağımızı. Gidiyor, gidiyor,
varamıyorduk. Bu yüzden atları tırısa kaldırmak zorunda idik. Ama bu
defa da o kötü yolda araba çok sarsılacak, bu ise Aliman için hiç iyi
olmayacaktı.

Aksi gibi yağmur da hızlanmaya başladı. Bütün olumsuzluklar üst
üste idi: Zifiri karanlık bir gece, buz gibi soğuk yağmur, çamur,
tekerlek sarsıntısı... Aliman çırpınıyor, inliyor, bağırıyordu. Sonra
birden sakinleşir gibi oldu. Ama bu defa da hırıltılı sesler çıkarıyordu.
Korkular içinde sordum:

-Aliman! Aliman ne oldu?

Onu sıkıyor, feneri yaklaştırıp yüzüne bakıyordum. O da ateşli
gözlerle bana bakıyordu:

-Durun! Durun, ben ölüyorum! diye mırıldandı. Dudakları incelmiş,
kurumuştu. Güçlükle nefes alıyordu.

Arabayı durdurduk.

-Ana, başımı kaldır, dedi, nefes alamıyorum. Ağlıyordu. Sonra
hıçkırıkları bastırarak çabuk çabuk konuşmaya başladı: Ana, sevgili
anacığım, içim yanıyor, artık dayanamıyorum. Öleceğim... öleceğim...
Her şey için sana teşekkür ederim, çok teşekkür... Beni bağışla
anacığım... Ah Kasım hayatta olsaydı!. Ah Kasım, ben ölüyorum.
Beni bağışla...

Ona yalvardım:

-Hayır, hayır sevgili kızım, ölmeyeceksin. Biraz daha dayan canım
kızım, biraz daha! Köprü hemen şuracıkta. Anlıyorsun değil mi kızım,
ölmeyeceksin, ölmeyeceksin.

Dayanılmaz sancılarla yine kıvranmaya başladı. Dişlerini sıkmış,
bilincini yitirmişti. Son gücünü tüketiyordu çırpınarak. Bektaş'a emir
verdim:

-Bektaş, Aliman'ı kucağına al ve şöyle kaldır. Çabuk ol! Utanacak
bir şey yok bunda... Çabuk! Allah aşkına çabuk! Bektaş Aliman'ı
kaldırdı ve ben de çocuğu dünyaya getirmek için kollarımı sıvadım...
Sonra Bektaş bir çığlık atarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Birden, benim gözümde ve kulağımda o trenin uğultulu geçişi
canlandı. Çelik tekerlekler rayları takır takır dövüyor, rüzgar ise
çığlığını çarpıyordu kulaklarıma: Anaaa! Alimaaan! Aynı anda
cıyak cıyak bir bebek sesi duyuldu...

Hayat niçin bu kadar acımasız, bu kadar kör? Çocuk dünyaya
geliyor, Aliman dünyayı terkediyordu. Biri doğuyor, biri ölüyordu.
Bebeğin çıplak ve ıslak vücudunu entarimin eteğine ancak
sarabilmiştim ki, anası Aliman, Bektaş'ın kollarında can vermiş,
suskunluğa gömülmüştü. Başı yana düşmüş, hareketsiz kolları aşağı
sarkmıştı.

-Alimaan! diye bağırdım korku dolu bir sesle. Sonra bileğini tuttum.
Nabzı çarpmıyordu. Gözlerimin önünde, bir an için, hayatla ölüm
karşı karşıya idiler.

Arabayı çevirip dönüş yoluna girdiğimiz zaman tan yeri ağarmış,
güneş doğmak üzereydi. Donuk gecede, iri kar taneleri uçuşuyordu
şimdi. Yola usulca konan kar taneleri izleri örtüyordu. Her şey
susmuştu. Her yerde beyaz bir sessizlik hüküm sürüyordu. Yeleleri ve
kuyrukları kardan bembeyaz olmuş atlar da pek sessiz ilerliyordu.
Arabanın önünde oturan Bektaş sessiz sessiz ağlıyordu. Atları
unutmuştu. Kendiliklerinden gidiyordu atlar. Yol boyunca ağladı.
Ben, yerde yolun kenarında yürüyordum. Bebeği gocuğuma sarmış,
göğsüme bastırmıştım. Beyaz karlar kapkara görünüyordu gözüme.

Bölüm 16

Savaş kendisini bana son defa işte böyle hatırlattı. Yürüdüğüm yol,
hayatım boyunca gördüğüm en kötü yoldu. Böyle yaşamaktansa
ölmek daha iyi diye düşünüyordum. Kucağımda ısınan bebek, sıcacık,
yumuşacık bir top gibi kımıldıyor ve durmadan ağlıyordu. Onu öyle
götürürken söyleniyordum: Zavallı küçük yavrum, bu ne büyük
talihsizlik, bu ne büyük acıdır ki ilk çığlığın annene bir veda oldu!
Sonra, uzaktan uzağa yankılanır gibi bir fikir daha geçti aklımdan:
Hayat büsbütün yitirilmedi, küçük bir tomurcuk kaldı. Hemen
ardından şöyle dedim kendime: Nasıl yaşayacak bu çocuk? Ana
sütünü hiç tatmadı bile. Ama onun yaşamasını çok istiyordum ve dua
ettim: Allahım, hiç olmazsa bu yavruyu bırak bana, o ölmesin
Allahım! Ona dayanma gücü ver, ayakta kalabilme, güçlüklerin
üstesinden gelebilme gücü ver...

Yürürken işte bunlar geliyordu aklıma. Bazen tam bir umutsuzluk,
bazen de bir güven içinde oluyordum. Biz köye vardığımız zaman
ortalık iyice aydınlanmıştı. Lapa lapa kar yağışı ve çevremizde sessiz
beyazlık devam ediyordu. Bu sessizliğin ortasında, bitmemiş yolun
kenarındaki yıkıntılar daha korkunç görünüyordu gözüme. Yapımına
yedi yıl önce başlanmış yolda, şimdi pek acıklı görünen birkaç izden
başka bir şey kalmamıştı. Aliman ve Kasım'ın kuracakları evin
avlusunda taş ve tuğla yığınları, onların amaçları, hayalleri, özlemleri
için dikilmiş anıtlar gibi duruyordu.

Artık sonsuza kadar susmuş olan Aliman, gözleri kapalı, yüzü
sapsarı yatıyordu arabada. Başı bir o yana bir bu yana dönüyor,
yüzüne düşen kar taneleri erimiyordu.

Köyün ilk evlerine yaklaşınca Bektaş arabadan atladı ve hayatında
ilk defa gür bir erkek sesiyle ağıtlar, ilahiler okuyarak ölüm olayını
duyurmaya başladı. Bütün evlerden koşup geldiler, gözyaşları içinde
bizi ortalarına aldılar. Ayşe de geldi ve ağıdı ile yeri göğü inletti.
Sonra benim elimden bebeği alıp kendi evine götürdü...

İki gün sonra Aliman'ı gömdük. Geleneklerimize göre bir kadın
ölüyü gömmek için mezarlığa gidemez, bu işi erkekler yapar. Ama
ben gittim ve kimse bir şey diyemedi. Çünkü bizim evde erkek yoktu.
Aliman'ı mezarına, mezar çukurunun dibindeki kazanaka kendim
yerleştirdim, üzerine ilk toprağı ben attım. O gün de kar yine lapa lapa
yağıyordu. Bir tümsek haline gelen mezar kısa zamanda karla örtüldü.
O yılın ilkbaharında Aliman'ın mezarına çiçekler diktim. Her bahar
dikiyorum. Çiçekleri çok severdi. Hayat devam ediyor. İlk günler
Canbolat'ı yaşlı Çorabek'in gelini emzirdi. Daha sonra onu keçi sütü
ile besledim. Kaygılarla, sıkıntılarla dolu günlerim çok oldu. Bunları
birer birer anlatmamın hiç gereği yok. Kısacası, hayatta kalacağı,
yaşayacağı alnına yazılmış ve yaşadı. Bunun için Allaha
şükrediyorum. Şimdi tam oniki yaşında. Onu küçüklüğünde tedavi
eden ve şimdi bizim bölgede pek meşhur olan doktor her
karşılaşmamızda sorar:

-Merhaba büyükanne, torun büyüyor mu?

-Tanrı'ya şükür, bir yiğit oldu bile.

-Bu iyi haber, hadi, iyi bir adam olsun.

Bu doktor Canbolat'ı ve beni uzun zamandan beri tanır. Canbolat'ın
küçüklüğü hastalıklarla mücadele ederek geçti. Sanırım onsekiz aylık
iken soğuk aldı, şiddetli bir hastalığa yakalandı. Dudakları mosmor
olmuştu, gözlerini açamıyor ve güçlükle nefes alıyordu.

Onu kucakladığım gibi hastahaneye gittim. Yine kış mevsimi ve yine
gece vaktine rastladı hastahaneye gidişim. Çayı köprüden değil de sığ
yerinden yürüyerek geçtim. Hastahanede karşıma çıkan doktor
gencecikti, yeni mezun olmuştu. Beni ıslak elbisemin içinde tiril tiril
titrer görünce korkuya kapıldı ve ellerini havaya kaldırarak bağırdı:

-Delisiniz siz! Suda yürümek de ne oluyor! Nerde bu çocuğun anası,
babası?

-Ben onun hem anası, hem babasıyım evladım. Kurtar onu, o ölürse
ben de ölürüm! dedim.

O genç doktor bütün gece çocukla meşgul oldu. Her iki saatte bir
iğne yapıyordu. Bana da kuru ve kalın giyecekler ve bazı ilaçlar verdi.
Yine de sabah olunca hastalanıp yatağa düştüm. Ateşim yüksekti ve
öksürdükçe kan geliyordu ağzımdan. Yakan, kavuran bir sise
gömülmüş gibiydim, kendimden geçmiştim. Yalnız, doktorun
başucuma yaklaştığını, elini alnıma koyup bana söylediklerini
hatırlıyorum:

-Bırakma kendini ana, sakın bırakma. Senin torun iyileşti, gülmeye
başladı.

-Öyleyse, dedim, ben de üstesinden gelirim bu hastalığın.
Dayanmama ve hastalığı yenmeme belki torunumun kurtulduğunu
öğrenmek sebep oldu.

Geçtiğimiz yaz, küçük ama ilgi çekici bir olaya tanık oldum. Okullar
tatildi. Çocuk sokakta koşup oynuyordu. Bir gün onun anbarda, çatı
arasında yirmi yıldan beri duran Kasım'ın bisikletini indirdiğini,
avluya çıkardığını gördüm.

Bisikleti onarmaya, binilecek hale getirmeye çalışıyordu. Hiçbir şey
söylemedim. Ne de olsa erkek çocuktu ve bu bisiklet onu bir süre
oyalardı. Ama onarılacak hali kalmamıştı o bisikletin:

Demir aksam paslanıp çürümüş, lastikler nerdeyse erimişti.
Arkadaşları da gelip baktılar ve alay edip gülüştüler: Amma da
antika şey ha! Nuh Nebi'den kalma! diyorlardı. Ama Canbolat
inatçıydı, kafasına koyduğunu yapmakta direniyordu. Eğer Bektaş'ın
yardımı olmasa bir sonuca ulaşır mıydı bilmem. Bektaş işe ciddi
olarak sarıldı. Kendisi de bir aile babası olduğu halde, bir çocuk gibi
heyecanla, sabırla uğraştı tamir için. Onun Canbolat'a bir zaafı vardı.
Çocuğun başına ufak bir şey gelecek olsa, hemen okula gider
öğretmenleriyle konuşurdu. Bektaş evlendiği zaman annesi Ayşe
henüz sağdı. Sevgili arkadaşım Ayşe, Aliman'dan üç yıl sonra öldü.
Nice sıkıntılara ortak olmuştuk onunla. Bektaş, saygın, ciddi, çalışkan
bir adam oldu. Uzun zamandan beri biçerdöver sürücüsü olarak
çalışıyor. Karısı Gülsüm de sevimli, iyi bir komşu oldu bize. Üç
çocukları vardı.

Bir gün Canbolat, yağlanmış, temizlenmiş, onarılmış bisikletiyle
yanıma geldi. Kendi üstü başı da yağ içindeydi:

-Büyükanne bak, babamın bisikleti ne hale geldi! dedi.

Birden ellerimin titrediğini hissettim. Sözleri beni hem sevindirmiş,
hem üzmüştü. O ise pek gururluydu:

-Binmesini öğrendim bile, bak!

Seleye oturursa ayakları pedala erişmediği için ileri kaymış, bir sağa
bir sola sallana sallana gidiyordu. Her an düşebilirdi. Korkuyla
bağırdım:

-İn o bisikletten, düşeceksin!

O ise daha hızlı sürmeye başladı. Avlu kapısına yöneldi, sokağa
çıktı. Ben de koştum peşinden. Ama o sokağa çıkar çıkmaz hızını
iyice arttırdı. Bisikletiyle uçuyordu sanki ve az sonra gerçekten uçtu:
Bisiklet bir yana, o bir yana düştü. Koştum, tutup kaldırdım ve
azarlamaya başladım:

-Kendini öldürmek mi istiyorsun sen! Nedir bu yaptığın? Artık
bisiklete binmek yok sana!

-Artık hiç düşmem büyükanne, diye cevap verdi bana. Düşmek nasıl
oluyormuş anlamak istedim, şimdiye kadar hiç düşmedim de...

Gülmeye başladım. Bektaş da avlu kapısının önünde hiçbir şey
olmamış gibi duruyordu. Sadece bakıyor, yüzünden hiçbir şey belli
etmiyordu. O da, ben de başka bir şey söylemedik, ama birbirimizi
anlamıştık.

Bu olaydan kısa bir süre sonra hasat mevsimi başladı ve güzel bir
akşam üzeri Bektaş bize geldi:

-Sizin Canbolat'ı biçerdöverde kendime yardımcı olarak almak
istiyorum, dedi.

Razı oldum:

-Bir işe yarayacaksa al, dedim.

Dedim ama, iki gün sonra çalıştığı tarlaya gidip bakmaktan kendimi
alamadım. Ne de olsa bir çocuktu o daha, o iş pek ağır gelebilirdi.
Benim Canbolat biçerdöverin yanında, yukarıda, sap ayırma işinde
çalışıyordu. Beni görünce yüksek bir dağın tepesindeymiş gibi
bağırdı:

-Büyükanne, bak ben buradayım!

Sürücü yerinde oturan Bektaş da eliyle beni selamladı. Arkın
yanında, bir ağacın gölgesinde oturdum ve akşama kadar orada kalıp
çalışanlara baktım. Batözün yanına buğday taşıyan kamyonlar,
arabalar durmadan gelip gidiyor ve çok toz kaldırıyorlardı.
Akşam karanlığı çökerken çalışanlar işi bıraktılar ve bir araya geldiler.
Canbolat yorgun ama gururlu, Bektaş'ın yanısıra yürüyor ve onu taklit
ediyordu. Tıpkı Bektaş gibi hiç konuşmadan, yarı beline kadar
soyunarak, arkta, suyu çırpıştıra çırpıştıra yıkanmaya başladı. Sonra,
benim elimdeki çıkını görünce pek sevindi:

-Elma mı getirdin büyükanne? diye bağırdı.

-Evet.

Koşup yanıma geldi, beni kucakladı, yanağımdan öptü. Bektaş
gülüyordu:

-Hımm, deminden beri övüngeç övüngeç bakınıyordun, o zaman
niye sarılmadın büyünnene... Hadi, şimdi yıkan, iyi yıkan, yoksa
vaktin kalmayacak, dedi ona. Akşam yemeği için büyük arabanın
yanında otların üzerinde oturduk. Ekmek sıcaktı. Yeni çıkmıştı
fırından. Canbolat ilk dilimi bana verdi:

-Buyur büyükanne.

Ekmeği aldım, bereketli olması için duamı yaptım ve ilk lokmayı
ağzıma götürdüm. İşte o zaman pek bildiğim bir koku geldi burnuma.
Çiftçilerin, tarım araçlarını kullananların ellerinin kokusuydu bu. Bu
ekmek petrol kokuyor, demir kokuyor, saman kokuyor, olgun başak
kokuyordu. Evet, eskiden olduğu gibiydi her şey. Lokmamı yutarken
gözyaşlarımı tutamadım: Ekmek ölümsüzdür, iş de ölümsüzdür!
dedim içimden.

Çiftçiler o gün beni bırakmadılar. Misafirleri olmamı, geceyi tarlada
geçirmemi istediler. Samandan güzel bir yatak yaptılar bana. O gece
bu yatakta yatarken gökyüzüne bakıyor ve Samanyolu'nu görüyordum.
Samanyoluna taze ve yaldız gibi parlayan samanlar dökülmüş,
başaklar, taneler, kepekler dökülmüştü sanki. Ben öyle görüyordum. O
yıldızlı, o yüksek gökyüzünde, o ekincinin samanları döktüğü yolda,
çok uzaklardan duyulan bir şarkı gibi, bir tren katarının gittiğini,
tekerleklerin rayları dövdüğünü de duyuyordum.

Gece, o görüntüler arasında, o seslerle uyandım. Bugün
düşünüyorum ki, dünyaya yeni bir ekinci, yeni bir çiftçi gelmişti. O
çiftçi çok uzun ömürlü olsun, gökteki yıldızlar kadar bol ürün alsın.

Şafakta usulca kalktım, hasatçıları rahatsız etmemek için sessizce
köyümün yolunu tuttum.

Uzun zamandan beri şafağı, dağların üzerinde bu tarifsiz ihtişamı ile
görmemiştim. Uzun zamandan beri Torgayın böyle öttüğünü
duymamıştım? Torgay, bu tarla kuşu, gittikçe aydınlanan gökyüzünde
yükseldi, yükseldi ve ta yükseklerde küçük, gri bir top gibi asılı kaldı.
Tıpkı bir insan yüreği gibi, bulunduğu yerde durmadan kımıldıyor,
çırpınıyor, bozkırdan sonsuza titreşimler gönderiyordu. Bir gün
Suvankul bana: Bak, bizim tarla kuşumuz, torgayımız ötüyor!
demişti.

Ne güzel değil mi? Torgayımız bile vardı bizim! Sen de, sen de
küçük torgayım, sen de ölümsüzsün!

Bölüm 17

-Ey benim sevgili tarlam, hasat bitti ve şimdi sen dinleniyorsun.
Burada artık insan sesleri duyulmuyor, arabalar yolların tozunu
kaldırmıyor, biçerdöverler de görünmüyor artık. Sürüler daha anıza
salınmadı. Sen insanlara meyvalarını verdin. Şimdi, doğum yapmış
kadınlar gibi uzanmış, yatıyorsun. Sonbahara kadar dinleneceksin.
Şu anda burada yalnızız. Senden ve benden başka kimse yok.
Sen benim bütün hayatımı biliyorsun. Bugün `Ölüleri Anma Günü!
Suvankul'u, Kasım'ı, Maysalbek'i, Caynak'ı ve Aliman'ı rahmetle
anıyor, dua ediyorum. Yaşadığım sürece hiç unutmayacağım. Bir gün
gelecek, Canbolat'a da her şeyi anlatacağım. Eğer yaradılıştan zeki ve
iyi niyetli ise, anlayacaktır. Ama öbürlerine, dünyada yaşayan herkese
nasıl anlatmalı? Onlara bir diyeceğim var ama herbirinin kalbine nasıl
gireyim de anlatayım?

Ey gökyüzünde parlayan güneş, sen bütün küreyi dolaşıyorsun,
onlara sen anlat!

Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her
damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!

Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen
konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!

-Hayır Tolgonay, onlarla sen konuşmalısın. Sen kadınsın. Sen her
şeyin üstündesin, daha bilgesin. Bir insansın sen! Onlara sen anlat!

Bölüm 18

-Gidiyor musun Tolgonay?

-Evet, gidiyorum, eğer yaşarsam yine geleceğim. Haydi şimdi kal
sağlıkla güzel toprağım. Yine görüşürüz.
SON

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    626917 Ziyaretçi